Mustafa Özay’ın yazıları için
www.haber7.com/egitim sitesini ziyaret
edebilirsiniz.
(Haber7.com’un röportajıdır.)
Mevcut öğretim sistemlerine meydan okuyan ve
noter garantili eğitim vaat ederek, “İngilizce
bitmiştir” diyen İngilizce eğitimeni ile İngilizce
öğrenme özürlü editörümüz iddiaya girdi.
Sizce kim kazanır?
Öyle bir İngilizce Kursu ki sadece 6 ay
sürüyor. Kurs bittiğinde siz İngilizce
konuşabilmenin yanı sıra çeviri de
yapabiliyorsunuz. Üstelik ister tek kelime
İngilizce bilmeyin, ister üst düzey İngilizce
bildiğinizi iddia edin hiç fark etmiyor. Hiç
İngilizceyi bilmeyen öğrenciler haftada yalnızca 4
saatlik bir eğitimle (ve yanı sıra hafta boyu
yapacakları ödevlerle) 6 ayda okuma, anlama yazma
ve konuşma düzeyinde ciddi bir seviyeye
geliyorlar. “Boş verin bunları, bana sınavda
başarı garantisi verebilir mi, o önemli”
diyorsanız şaşırabilirsiniz ama o garantiyi de
veriyor bu kurs.
KPSS’DEN 70 TOEFL’DEN 300 PUAN GARANTİSİ
VERİYOR
Kursun öğretmeni 6 aylık kurs sonunda KPDS’den
70 ve üstü, TOEFL’dan ise 300 tam puan üzerinden
215 ve üstü puan alma garantisi veriyor. Çünkü
zaten bu kursu bitirdiğinizde öğrendiğiniz
İngilizce ile sıradan İngilizce konuşan biri
değil, kelimenin tam anlamı ile İngilizce uzmanı
oluyorsunuz. İngilizce öğrenmenin zorluklarını,
sıkıntılarını bilenler ve bu uğurda o kurs senin,
bu kurs benim gezip emek sarf edenler çok iyi
anlayacak ki bu vaat adeta bir mucize gibi
görünebilir pek çok insana.
EĞİTİM DÜNYASINA MEYDAN OKUYAN ADAM
Peki, kim bu müfredatı geliştiren ve böylesine
büyük iddia ile eğitim dünyasına meydan okuyan
insan? Önce onu tanıyalım isterseniz, sonda da
müfredatını. Adı Mustafa Özay. İngilizce eğitmeni.
İngilizce öğrenimi konusunda mevcut tüm
müfredatların yanlış veya yetersiz olduğunu
belirtiyor ve kendi geliştirdiği müfredatla
öğrencilere haftada 4 saat eğitim vererek 6 ay
sonra onları çeviri yapacak düzeyde İngilizce
öğretiyor. Öğretiyor diyoruz çünkü bugüne dek
öğrenemedim diyen öğrencisi yok.
ÖĞRENCİYİ ÖNCE NOTERE GÖNDERİYOR
Günde ortalama 200 – 250 sayfa, bugüne dek
yaklaşık 250.000 sayfa çeviri yapan Özay pek çok
kitabın Türkçeye çevrilmesini sağlayan isim.
Üstelik matematik, TIP ve teknik sahalarda özel
sözlük bilgisi gerektiren terimlerle dolu
çeviriler bunlar. Özay, bu denli seri çeviri
hızına kendi İngilizce yöntemini keşfettikten
sonra ulaştığını söylüyor. Formel eğitimini ODTÜ
Matematik Bölümünde tamamladıktan sonra iki yıl da
Ankara Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı
Bölümünde eğitim gören Mustafa Özay, Eskişehirli
bir mütercim iken keşfettiği müfredatla İngilizce
öğretimine el atıyor ve ünü kısa zamanda Türkiye
sınırlarını aşıyor. Tabi akla ilk gelen soru şu:
Özay’ın özel zekası bunu sağlamış olamaz mı? bu
yöntem herkes üzerinde aynı derece etkili olabilir
mi? Fakat, görünen o ki yöntem şu ana kadar Özay
dışında uygulanan herkes üzerinde aynı şekilde
etkili olmuş. Çünkü şu ana kadar kurs gören herkes
İngilizce öğrenmiş. Zaten Mustafa Özay yönteminden
o kadar emin ki kendisine İngilizce öğrenmek için
gelen herkesi önce notere gönderiyor. Ve metnini
yan tarafta gördüğünüz taahhütnameyi imzalatıyor.
Noterden bu taahhütnameyi imzalamayı kabul
etmeyene de ders vermiyor… Taahhütnameye göre,
kurs sonunda vaad edilen puanlar alınmazsa, noter
masraflarıyla birlikte kurs ücreti öğrenciye geri
ödeniyor.
‘KUR SİSTEMİ OYALAMACA’ DİYOR
Mustafa Özay’ın keşfedip geliştirdiği eğitim
yönteminde kur yok. Mustafa Özay İngilizce
eğitiminde kur sistemine kökten karşı. Kur
sisteminin faydasız ve oyalamadan ibaret olduğunu
savunuyor. Yani bir anlamda İngilizce kursu
verenlerin öğrencilerinden daha fazla para
kazanabilmek için başvurdukları bir yöntem bu,
Özay’a göre. “İngilizce öğretiminin azı, çoğu, şu
seviyesi, bu seviyesi olmaz” diyor Özay,
kendisinin kursu haftada 4 saatle ve toplamda 6
ayla sınırlı olduğu için bu konuda rahatlıkla
meydan okuyor eğitim camiasına.
İNGİLİZCE KONUŞMAK İÇİN İNGİLİZCE DÜŞÜNMEK
GEREKMİYOR
Özay, pek çok kişinin savunduğu, “İngilizce
konuşmak için İngilizce düşünmek gerek” tezine de
muhalif. Ona göre Türkçe düşünmek yeterli. Hatta
insan Türkçesini kurmadığı cümleyi İngilizceye
çeviremez. “Benim öz dilim Türkçe, onun dışında
başka bir dille düşünmem mümkün değil. Bu insanın
fiziki yapısına aykırı. Ben Türkçe düşünür, onu
İngilizce ile ifade ederim” diyor
MUCİZEVİ BİR METOT DEĞİL
Özay’ın İngilizce kursu tabi ki mucizevi bir
metot değil. Bilgi öğrenciye şırınga ile
verilmiyor. Ancak Türk ve İngilizcenin gramer ve
cümle yapılarından yola çıkarak en kolay yoldan ve
sürekli tekrar ile öğrenmeyi pekiştiren bir metot
bu. Sistem, haftada 4 saatlik eğitim esnasında
kursta öğretileni hafta boyu tekrarlamak ve o
dersin raporunu bir sonraki hafta getirmek
şeklinde işliyor. Toplam 100 saatlik müfredat ile
öğrenciye 20′nin üzerinde branşta literatür
taraması yaptırılarak öğrencinin 80.000 ile
100.000 civarında İngilizce kelimeye aşina olması
sağlıyor. Sınavlarda geçme notu 100 puan üzerinden
85 olduğu için, zaten İngilizcenin tüm yapısal ve
altyapısal özelliklerini 20 farklı branşta 100.000
kelime ve terim içeren okuma metinleriyle birlikte
85 ortalamayla bitiren kursiyerler için KPDS,
TOEFL veya İngilizce yeterlilik sınavı
(Proficiency) tarzı sınavlar çerez gibi kalıyor.
YAŞAR İLİKSİZ İLE İDDİAYA GİRDİLER
Sistemi duyunca konuya balıklama atlayan
sitemizin Genel Yayın Koordinatörü Yaşar İliksiz,
hemen her konuda olduğu gibi bu konuya da bilimsel
şüpheyle yaklaşıyor ve ilginç bir test öneriyor.
“Benim İngilizce öğrenmek için sergilediğim çabayı
bir eşek sarf etse İngilizce anırırdı” der İliksiz
sık sık. En çok da yarım yamalak İngilizcesi ile
haberi okuyup, algılamaya çalışırken zorlandığı
zamanlarda sözlüklere ve çeviri programlarına
saldırıp, çaresiz kalınca, Hakan ya da Faik’ten
yardım istemek zorunda kaldığında kullanır bu
ağzına pelesenk olmuş cümleyi… Konuya balıklama
atlamasının nedeni o çaresizliği bir daha
yaşamamak istemesi hiç şüphesiz. Ve diyor ki
Mustafa Bey’e, “Belki de şu ana dek öğrenim
görenler ayıp olmasın. cahil görünmesin diye
paralarını geri istememişlerdir. Test edelim. Ben
öğrenirsem herkes öğrenir bu kesin” diyor. Bunun
üzerine Mustafa Bey, meydan okumayı kabulleniyor
ve editörümüzü oluşturulacak grubun içinde yer
almaya çağırıyor. Bakalım 40 yaşına kadar
İngilizce öğrenmek için çırpınan ama bunu
başaramayan editörümüz bu kez başarılı olabilecek
mi?
ZORLANAN ÇIKMAZ MI?
Mustafa Özay, “Şu ana dek öğrenmeyen
öğreniciniz yok, peki hiç zorlanan olmadı mı?”
şeklindeki sorumuzu bakın nasıl cevaplıyor:
“Kursiyerler ilk geldiklerinde kafalarında kocaman
bir soru işareti oluyor. Acaba öğrenebilecek
miyim? Ancak sizi temin ederim şu ana dek,
İngilizcenin İ’sinden haberi olmayan arkadaşlar
sadece ilk 7 saat sonunda, ‘Ekonomik tabloların
göstergeleriyle ilgili bulguların enflasyon
endikatörü üzerindeki etkileri…’ ya da ‘Uzun
insanlık tarihindeki bu gelişmelerin sonuçlarıyla
ilgili araştırmalardaki hatalar..’ benzeri cümle
parçacıklarını algılayabiliyor, kısa bir süre
sonra da bu cümle parçacıklarından oluşan
cümleleri kurmaya başlıyorlar. İlk geldiklerinde
kafalarında yer alan soru ve tereddütler, heyecan
ve gayrete dönüşüyor. Şu ana dek gelenler arasında
Sayın İliksiz gibi yıllarca bu dili öğrenme
teşebbüsünde bulunan ama başaramayan, hatta
başarıp da yetersiz bulup, ilerletemeyenler de
oluyor. Onlar, hiç İngilizce bilgisi olmayanların
kısa sürede ulaştıkları noktaları gördüklerinde;
“Biz yıllarca boşuna bu kadar çaba sarf ettik”
diye hayıflanıyorlar.
ÖĞRENMENİN YAŞI VAR MI?
İnsanın her yaşta İngilizce öğrenebileceğini
savunuyor Mustafa Özay ve buna kendisini örnek
gösteriyor. Şöyle ki 30 yaşına kadar ehliyeti
olmayan Özay, işe motosiklet ehliyeti alarak
başlamış ve şu anda TIR sürmesini sağlayacak E
sınıfı ehliyete sahip. Gereken tüm bilgileri ve
araba sürme eğitimlerini, on binlerce sayfa
çevirirken tamamlamış…
SİTESİ DE İDDİALI: İNGİLİZCE BİTMİŞTİR
Böylesine kendinden emin ve iddialı öğretim
sitemine sahip Mustafa Özay’ın şöhretinin her
geçen gün artması şüphesiz İngilizce Eğitimi veren
kurumları endişelendiriyordur. Onlar da Mustafa
Özay’ın müfredatını kullanmayı denerler mi
bilinmez ama Özay sisteminden o denli emin ki
eğitim faaliyetlerini duyurduğu sitesinin ismi de
kendisi kadar iddialı: İngilizce bitmiştir:
http://www.ingilizcebitmistir.com Konuyla ilgili
geniş bilgi için siteden yararlanabilirsiniz. Siz
de editörümüz Yaşar İliksiz gibi İngilizce
derdinizin bitin bitmeyeceğini test eder misiniz
bilinmez. Ama Yaşar iliksiz’ in İngilizce algılama
özrünün giderilip giderilemeyeceğini görmek için
beklemek zorundayız. Bakalım editörümüzün bu
alandaki cehaleti mi yaman, Mustafa Beyin gelmiş
geçmiş tüm İngilizce eğitim Müfredatlarına meydan
okuyan sistemi mi? (Haber 7)
Nereden çıktı bu kurs ?
Türkiye’de yabancı dil öğrenmenin önemi mâlûm.
Bu, özellikle de dünyanın ortak dili haline gelmiş
ya da getirilmiş İngilizce için bilhassa geçerli.
Herhangi bir şehirde bir caddede yol boyu
yürüdüğümüzü düşünelim; İngilizce kursu veren bir
dersane ve İngilizce eğitim kitapları olan bir
kitabevi muhakkak karşımıza çıkıyor.
Fakat, ister kabul edelim ister red, bu dili
öğrenmedeki başarı(sızlığı)mız ortada. Okullarda
en fazla öğretilen, kurslarda da en fazla talep
gören dil, İngilizce; en çok para da, İngilizce
öğrenimine akıtılıyor. Ama, şunu dememiz pekâlâ
mümkün: Türkiye’de gerek Milli Eğitim gerekse özel
sektör ve bireyler bazında, İngilizce ‘en çok para
ve zaman harcanıp en az karşılığı alınan’ bir
eğitim-öğretim konusu.
Bunda, elbette Türkçe ile İngilizce arasındaki
linguistik ve semantik farklılıkların da etkisini
göz ardı edemeyiz. Zaten doğru bir algoritmik
yapının eksikliğinde hazırlanan çeviri
programlarının en basit cümlelerde bile nasıl
çuvalladığını hepimiz biliyoruz. Google’ın yeni
başlayan Türkçe çeviri hizmetini deneyin, bunu
hemencecik görebilirsiniz.
Lakin, unutmayalım, harikalar asrında
yaşıyoruz. Kadim zamanların bir bilgesinin, mesela
bir İbn Sina’nın hayaline bile yerleştiremeyeceği
öyle âletler var ki, bugün bir ilkokul çocuğu onu
elinde oyuncak diye oynuyor. Yahut bilgiye ulaşma
biçiminin, elli yıl önceki durumuyla bugünü
karşılaştırdığınızda bile, nasıl muazzam bir hız
farkına ulaştığımızı rahatlıkla kıyas edebiliriz.
Bu, eğitim modelleri için de böyle. Ki şimdi
bahsedeceğimiz haber bunun en net örneklerinden
biri.
Farkı ne bu kursun?
Kursun diğerlerinden farkı ise, yalnızca 6 ay
sürmesi. Hiç İngilizce’yi bilmeyen öğrenciler
haftada yalnızca 4 saatlik bir eğitimle (ve yanı
sıra hafta boyu yapacakları ödevlerle) 6 ayda
okuma, anlama yazma ve konuşma düzeyinde ciddi bir
seviyeye geliyorlar. Nitekim, kursun öğretmeni
tarafından, bu 6 aylık kurs sonunda KPDS’den 70 ve
üstü, TOEFL’dan ise 300 tam puan üzerinden 215 ve
üstü puan alma garantisi veriliyor.
Buna başta inanmak oldukça güç görünse de,
kendi geliştirdiği yöntemle bu hızlı başarıyı
gerçekleştiren İngilizce eğitmeni Mustafa Bey,
geliştirdiği yönteme olan güvenini göstermek üzere
bir taahhütname veriyor. Bu süreçte, kursa
başlarken öğrenci ile öğretmen birlikte notere
gidiyorlar ve İngilizce eğitmeni Mustafa Bey bir
taahhütname imzalıyor. Taahhütnameye göre, kurs
sonunda vaad edilen puanlar alınmazsa, noter
masraflarıyla birlikte kurs ücretinin öğrenciye
geri ödenmesi gerekiyor.
Biraz aldatmacalı bir şey gibi görünmüyor mu?
Mustafa Bey, bugüne kadar doğup büyüdüğü
Eskişehir’de ve İstanbul’da 2500′ün üzerinde
öğrenciye bu şekilde İngilizce öğretmiş; ama tek
bir öğrenciye dahi ücretini geri ödemek zorunda
kalmamış. Zira, bütün öğrenciler 6 aylık bu kurs
sonunda vaad edilen başarıyı elde etmişler.
Kimdir kursun hocası?
Bu metodun sahibi Mustafa Bey, 23 yıldır
mütercimlikle uğraşan bir isim. Formel eğitimini
ODTÜ Matematik Bölümünde tamamlayan Mustafa Bey,
iki yıl da Ankara Üniversitesi Latin Dili ve
Edebiyatı Bölümünde eğitim görmüş. Bugüne kadar
kamu ve özel sektör kurumları için 20′den fazla
branş üzerinde 230.000 sayfadan fazla çevirisi
mevcut. Türkiye’deki tek tıbbî İngilizce
müfredatına da sahip ve tanınmış tıp
fakültelerinden öğretim üyelerine tıbbî İngilizce
dersleri veriyor.
Deneyimi fazlasıyla var yani?
Evet, mesela Mustafa Beyin günlük çeviri hızı
ise, duyanları şaşırtacak boyutta. Günde 200-250
sayfa çeviri yapan hocamız, bu hıza bu İngilizce
müfredatını keşfettikten sonra ulaştığını söylüyor
ve ekliyor: “Elbette hemen ulaşabildiğim bir
çeviri hızı değil bu. Ardında 20 yıl ve 200.000
sayfanın üzerinde bir çeviri geçmişi var.”
Mustafa Bey’ in bulup geliştirdiği bu yeni
yöntemle gerçekleşen İngilizce kursunda, elbette
bir mucize gerçekleşiyor, yahut benzerini yalnızca
bilim-kurgu filmlerinde görebileceğimiz türden,
bilgi çip yahut bilgi şırınga edilerek öğrenciye
aktarılıyor değil. Sistem, haftada 4 saatlik
eğitim esnasında kursta öğretileni hafta boyu
tekrarlamak ve o dersin raporunu bir sonraki hafta
getirmek şeklinde işliyor. Toplam 100 saatlik bu
İngilizce müfredatın belli bir saatinden sonra,
20′nin üzerinde branşta literatür taraması
yaptırılarak öğrencinin 80.000 ile 100.000
civarında İngilizce kelimeye aşina olması
sağlanıyor. Sınavlarda geçme notu ise, 100 puan
üzerinden 85. Zaten İngilizce’nin tüm yapısal ve
altyapısal özelliklerini 20 farklı branşta 100.000
kelime ve terim içeren okuma metinleriyle birlikte
85 ortalamayla bitiren bir talebe için KPDS, TOEFL
veya İngilizce yeterlilik sınavı (Proficiency)
tarzı sınavlar çok kolaylaşıyor.
Zorlananlar çıkmaz mı ki?
Mustafa Bey öğrencilerin kurs öncesi ve sonrası
durumlarını anlatırken şunları söylüyor: “Kursa
ilk geldiklerinde kocaman bir soru işaretiyle
geliyorlar. Lakin, tabir yerindeyse, İngilizce’nin
İ’sinden haberi olmayan arkadaşlar sadece ilk 7
saat sonunda örneğin ‘Malî tabloların
göstergeleriyle ilgili bulguların enflasyon
endikatörü üzerindeki etkileri…’ yahut ‘Uzun
insanlık tarihindeki bu gelişmelerin sonuçlarıyla
ilgili araştırmalardaki hatalar’ vs. şeklindeki
cümle parçacıklarını; yalnızca 3 saat sonra da bu
cümle parçacıklarından oluşan cümleleri kurmaya
başladıklarında, soru ve tereddütleri heyecan ve
gayrete dönüşüyor. Aralarında yıllarca bu dili
öğrenme teşebbüsünde bulunanlar da oluyor; ve
onlar, hiç İngilizce’yle uğraşmamış kişilerin kısa
sürede hangi noktalara geldiklerini gördüklerinde,
biz yıllarca boşuna mı bu kadar çaba sarfettik
demekten kendilerini alamıyorlar.”
Mustafa Bey, şöyle bir hatırasını anlatıyor:
“Bir öğrencim vardı. Geldiğinde birkaç kelamdan
sonra masama vurdu ve ‘Hocam şu tahtaya
İngilizce’yi öğretirsiniz, ama bana asla’ demişti.
Kurs programı sonunda KPDS’de 75 üzeri bir puan
aldı. Böyle çok örneklerle karşılaştım. Aslında
Türkiye’de İngilizce öğrenmek gözde çok büyütülen
bir mesele. Benim kursuma katılanların en büyük
itirafı, İngilizce öğrenmenin öyle gözlerde
büyütülecek kadar zor olmadığını söylemek oluyor.
Benim tesbit ettiğim ve patenti yalnızca bana ait
olan 21 nokta var. Biz Türklerin önündeki en büyük
engel bunlar. İşte bu metod, bu engelleri
kolaylıkla aşmanızı sağlıyor.”
Kısacası, İngilizce’yi öğrenme hedefi olan
herkesin önüne açılmış büyük bir imkân olarak
duran bu metodun daha geniş kitlelerde makes
bulması Mustafa Bey’ in en büyük hedeflerinden. Bu
müfredatın Milli Eğitim okulları ve üniversite
hazırlık bölümlerine yerleştirilmesinin ise, ülke
açısından ne büyük önem arzettiğini söylemeye bile
gerek yok sanırım.
Elbette kıymetini bilenler için…
Niçin İngilizce öğrenemiyoruz?
İngilizce; Osmanlıdan bu yana sonucunu
alamadığımız bir konu. Yaklaşık iki asırdır devam
eden bir kaos….
Ülkemizde öğrencilerin %95’e yakını İngilizce
dersi alıyor. Gerek Milli Eğitimde gerekse
dershanelerde en çok para harcanıp karşılığının
alınamadığı tek branş…
Ülkemizde dil öğretme ve öğrenme isteği
Tanzimat fermanı ile hız kazandı. Yabancı dil
öğrenme ihtiyacını karşılamak için ilk açılan
okullar yabancılar tarafından açıldı. Tanzimattan
sonra başlayan bugüne kadar devam eden süreçte
sonuç pek parlak değil.
Kolejler, dil okulları her geçen gün artıyor.
Her geçen gün İngilizce daha da önem kazanıyor.
Artık dijital teknolojiyi daha iyi kullanabilmek
için, iyi bir medya okuryazarı olabilmek için,
küreselleşen dünyada kendi dilimizi konuşanlar
dışındaki insanlarla daha iyi iletişim kurabilmek
için, bilim dili İngilizce olduğu için bu dili
öğrenmek şart.
Fakat yanlış giden bir şeyler var.
Etrafınıza baktığınızda bunu sizde rahatlıkla
görebilirsiniz. Her caddede her köşe başında dil
eğitimi veren bir dershane, bir kolej görmek
mümkün. Buralara giden birçok da tanıdığımız
vardır elbet. Fakat bunlardan memnun olan,
bunlardan tam anlamı ile istifade etmiş, bir
turistle karşılaştığında 5 dakikadan fazla
muhabbet edebilen, “ımmm,hımmm” diyerek 2 saat
düşünüp konuşan, yıllarca gittiği kurslarda
kafalarına yerleştirilen kalıplaşmış ifadeler
dışında cümle kurabilen bir tanıdığınız var mı?
İNGİLİZCE KURSLARI NE İŞE YARIYOR?
Her caddede köşe başında bulunan bu kurslar ne
işe yarıyor? Bu kadar emek bu kadar para nereye,
kime gidiyor? En önemlisi bu kadar zaman neden
boşa geçiyor yada geçirtiliyor?
Bunu araştırdınız mı? 3. Dünya Ülkelerinde bile
ortaöğretimden mezun bir öğrenci ikinci bir dili
çok rahat konuşurken bizim insanımız neden
yıllarca uğraşmasına rağmen bir sonuç alamıyor?
Bu konuyla ilgilenen herkes oturup
düşünmeli..Sadece ilköğretimde İngilizce öğrenimi
gören öğrenci sayısı 6 milyon 300 bin kişi
civarında, liselerde 2 milyon 786 bin.. 75
milyonluk Türkiyemizde eğitim seviyesi bazında 2
dil bilenlerin oranı ilkokulda 0.8 lisede 5.2
üniversitede 10.4.
Asıl sorun nedir?
Bunca emeğe rağmen sonuç neden yok?
Çocuklarımız yıllarca bu dersi gördüğü halde
İngilizce bizim için neden ütopya? Hindistan’da
aksansız, iyi İngilizce konuşanların sayısı 180
milyon. Yani ingilterenin 3 katı..
SORUN TÜRKÇE’YE UYUMLU MÜFREDAT
OLMAMASI
Sorun biz Türklerin düşünme sistemine uygun bir
müfredatın oluşturulamamasıdır. Ana dili İngilizce
olan ülkelerde ilkokula başlayan çocuklar için
hazırlanmış kitaplar setler önümüze koyuluyor.
Boşluk doldurma ile dil öğretilmeye çalışılıyor.
Kalıplaşmış ifadeler beynimize kazınıyor.
Pavlonun şartlanma deneyi gibi; “What is your
name?”, “Where are you from?”, “How old are
you?”, Denildiğinde hemen kafamıza kazıdığımız
cevaplar ağzımızdan farketmeden çıkıyor. Bunlar
dışında bir cümle geldiğinde eller havada
verilecek bir cevap yok..
İşte Türkiye’de İngilizce biliyorum
diyenlerin bildiği İngilizce bu: Sadece 5
dakika. “İstanbul’a gitmiştim.” diyebilmek için 1
sene kursa gidiyoruz.
Çünkü anca 1 senede renk ezberleme sayı
ezberleme alfabe ezberleme bitiyor.
Aslında burada kendimize sormalıyız; kendi
ana dilimizi ne kadar biliyoruz?
Zarf, sıfat, zamir, edat, bağlaç ne demek?
Etken, edilgen cümle ne demek? Dolaylı tümleç,
zarf tümleci ne demek? Kendi anadilimizde bunları
bilmezsek yabancı bir dilde bunları nasıl
bilebiliriz?
Kendi anadilimizde uzun bir cümle kuramıyorsak
yabancı bir dilde nasıl kurabiliriz? Anadiliniz ne
kadar iyi ise o kadar iyi başka bir dili
öğrenirsiniz. İngilizcenin en büyük özelliği
sadece belli bir çoğrafi bölge ile sınırlı
kalmaması, dünyanın her köşesine yayılmış
olmasıdır. Bu globalleşen dünyada artık bu dili
öğrenmek şart.
İNGİLİZCE DÜNYANIN EN BASİT DİLİDİR
İngilizce dünyanın en basit dilidir. Öyle
kurslarda anlatıldığı gibi karmaşık yıllarca
uğraşılması gereken bir dil değildir. Sistemli bir
müfredat ve iyi bir eğitimci ile 100-120 saatte bu
dil halledilebilir.
Yaklaşık 25 yıllık İngilizce öğretim hayatımda
bu dili neden öğrenemediğimizi açık bir şekilde
ortaya koyan bazı olaylardan bahsedeceğim size.
1-ingilizce düşünmek: Gittiğiniz
her İngilizce eğitimi veren kuruluşta bu saçma
cümle sınıfın kapısından giren hoca tarafından
kurulur. Türkçe düşünme, Türkçe düşündüğünü
ingilizceleştirme.. Ama kimse buna mantıklı bir
açıklama getiremez, mantıklı bir açıklaması da
yoktur.
Bizim kafamız Türkçe iken kafamıza her obje her
nesne her varlık Türkçe girmiş iken bunu nasıl
yapacağız?
Bu sadece bizim ülkemize özgü olan bir durum.
Fransızca öğrenen hiçbir alman Fransızca düşünmez.
Rusça öğrenen hiçbir İtalyan rusça düşünmez.
Herkes kendi anadilinde düşünür. Kuracağı
cümledeki kelimeleri kafasındaki Türkçe kelime
havuzundan çeker cümlenin önce Türkçesini kurar
daha sonra onu İngilizceye çevirerek yazma ve
konuşma düzeyinde karşıya aktarır. Biz ne kadar
düşünürsek düşünelim aklımıza hiç bir şey
İngilizce gelmez.
2- Çalışmadan öğreneceğini düşünmek:Herkes
kolay yol, pratik yöntem,5 günde öğrenme,hipnoz
ile öğrenme gibi saçmalıkların peşinde koşuyor.
Bir dili öğrenmenin bu kadar kolay olduğunu
düşünüyor. Matematikte olur kolay yol pratik
yöntem ama dilde olmaz. Bazı dil sınavlarında şunu
görürsen bunu işaretle şundan sonra şu gelir gibi
bir takım hayaller görmüş bazı insanlar bunu
satıyorlar. İnsanlarımızda kısa yoldan bu işi
bitirmek için bu saçmalıklara inanıp rağbet
gösteriyorlar.
Sonuç hüsran. Bir dil sınavında bir soruyu
çözmek için yapılması gereken ilk önce paragrafı
anlamak soru cümlesini anlamak şıkları anlamak ve
çözmek. Bu işlemin hiçbir safhasında bir şeyi
görüp bir şey arama gibi bir saçmalık yoktur.
Bir dili öğrenmek için emek sarfetmek gerekir.
Dersten derse kitap açmak, programı öyle yada
böyle bitirmek dili öğretmez. İnsanda bir kısa
süreli hafıza birde uzun süreli hafıza vardır.
Bilgiyi önce kısa süreli hafızanıza atarsınız.
Eğer onu tekrar edip uzun süreli hafızanıza
almazsanız unutulur gider.
3- Konuşa konuşa öğreneceğini düşünmek: Dil
konuşa konuşa değil okuya okuya öğrenilir. Hiçbir
doktor konuşa konuşa doktor olmamıştır. Hiçbir
avukat konuşa konuşa hukula ilgili bilgilere sahip
olmamıştır.
Dil okuyarak gelişir. Bilmediğiniz bir şey
hakkında nasıl konuşacaksınız?
Bir konuda konuşmak için 3 şeyi
bilmelisiniz:
- İngilizce’yi bilmelisiniz. Çünkü İngilizce
konuşacaksınız.
- Konuşacağınız konuda İngilizce literatürü
bilmelisiniz.
- Konuşacağınız konuda Türkçe literatürü
bilmelisiniz.
Bu üçü olmadan İngilizce bir konu hakkında
kouşmak imkansızdır.
Sadece İngilizcede değil kendi anadilimizde de
bir konu hakkında konuşmak için o konuyla ilgili
uzman gibi olmasa da bir şeyler okumak gereklidir.
Dil üzerine yazılarım devam edecektir.
Mustafa Özay – Haber 7
Öncelik verilmesi gereken dil hangisi olmalı?
Allahu Teala (c.c) dilleri yaratıken ne
düşünmüş olabilir?
Zamanın ve mekânın yaratıcısı Allah (c.c);
yalnızlığı tahmine zorlanmasın diye, tüm
yaratılmışların ötesinde insanı tasarlarken ve
göndermeden önce dünyaya tüm eksiklikleri ve
fazlalıklarını kendi aklının keşfiyle elde etsin,
hatalar yaptığında artık bunun yaratılmışlığının
kusuru değil fakat aklına hakim olamamasının her
zaman telafi edilebilir unsuru görsün diye,
tamamlayıcı unsurlar olan zeka, duygu, hisler
manzumeleriyle süsleyip göndermiştir insanı
sonsuza kadar yaşayacağı kainat zerresi dünyaya…
Ama akıl ve havsalanın alamayacağı, kavrama
noktalarının en uçlarda zorlanacağı ve akıl
makinesinin eseri olan bazı olaylar ve yine insan
elinden olguların tecellisi asla yaratanın kusuru
değildir…
Tüm bunları topladığımızda elde olan ise birçok
kavramlar silsilesinden devlet ve yönetim
alanlarında, uzmanlık alanlarında en azından
mürekkep yalamışlığı olmadan temsil hakkının
alelade verilmesi sonucunun, seçenlerin asal
sorunlarını göz ardı ederek kendi saçma
problemlerine odaklananların az önce kendilerini
seçenlerin problemlerinden ne kadar uzak
olduklarının yüzde yüz odaklı sonucu olduğu
açıkça görülmektedir.
Dil Allah’ın insanlara anlaşmaları için
gönderdiği enstrümanlardan yani araçlardandır.
Dili kullanmak asla susmak veya fazla konuşmak
veya sis perdesi oluşturmak anlamında değil
peygamberine bile tüm insanlığa hitaben söylettiği
“Çin’de de olsa ilmi arayınız” söylemini söyleten
araçtır.
Varlığı var olmadan bilememek gibi sadece
görünene takılan ve moda tabir veya ifadesiyle
ambalaja kıymet biçen zamanın bilgisiz bilen yorum
yapıcıları; güya eleştirmen koca halk, acaba
bilgiyi öğrenmenin, “bilmeyenin değil bilenin
görevi” olduğunu bilseydi, daha fazla kitaplara
sarılmak gereğini duymaz mıydı?
Herhalde duymazdı…
Medeni dünyada günde en az 10 sayfa okumamak
ayıp iken bizde kitap okumak “tu kaka” olduysa
bilgisiz yorum yapmanın sadece çizginin altında
olanların değil güya üstünde olanların da sorunu
olduğunu görüyoruz.
Dilsel örüntü mekanizmasına, toplumu düzenleyen
araçlarından olan yasaları ve hukuku anlamak
bağlamında bakıldığında ise mademki anlaşmak
üzerine kurulu bilgiyi anlamak söz konusu…
O zaman neden sorun oluşturmak üzerine
söylemler üretmek bazılarına daha uygun
gelmektedir?
Dil, gelişen insanın uygarlığı meydana getirme
çabası içinde tüm yapılanmaları ve organize etme
erkini oluşturan, fetihleri sağlayan, bilimi
yapan, anlayışı kavratan unsur ise ona verilen
önem sadece onu körü körüne savunma davası haline
gelmemeli demek daha doğru olmaz mı?
İçinde yaşadığımız dünyada ve çağda binlerce
yıl öncesinde yaşamışların dilsel ürünleri hâlâ
bizi sarıyor, inancımızı oluşturan sistemler
bütününü yine dil oluşturuyor ise öncelik
verilmesi gereken dil; dünyada sadece Amazonların
göbeğinde bir kabilede 15 kişinin konuştuğu dil mi
yoksa bir buçuk milyarın konuştuğu üç alfabeden
oluşan kendi halkının bile öğrenmesi 29 yıl süren
Çince mi veya tüm dünyada resmi dil olmuş ilmin
sanatın dili olan İngilizce mi veya en az bin yıla
damga vuran Arapça, Osmanlıca, Farsçanın beraber
oldukları dil mi yoksa ülkenin bir köşesinde
sadece kişisel diyalogları oluşturmaya yarayan
çemberin alan hesabını anlatmaktan aciz dil veya
diller mi, binlerce yıllara damgasını vurmuş
halihazırda yeni bir çağda bu mührü ele almaya
namzet liderini de bulmuş bir milletin dili mi
olmalıdır?
Bunu düşünmek gerekir?
Mustafa Özay – Haber 7
İngilizce düşünenler ülkesi Türkiye
Milli Eğitim Bakanlığının bir araştırmasına
göre lise öğrencilerinin %25’i okuduğunu
anlamıyormuş. Kalanın büyük çoğunluğu da okumuyor
zaten. Bir dili öğrenmek için yaşamak lazımmış
dünyada herkes İngiltere’ye taşınsın o zaman..
Kişi dil bilimci yaftasını almış ve İngilizce
düşündüğünü iddia eder. Sorarsınız; domates
görünce ne düşünürsün veya domates görünce aklına
getirdiği sözcük nedir? “tomato” der, Peki anneni
görünce hemen “my mother” der. Peki pırasa
deyince” hmm pırasa” der. Peki patlıcan lahana
karnabahar hepsine Türkçe karşılıklarını verir.
Peki nasıl İngilizce düşünme bu. Peki herhangi bir
dilde düşünen ve ilkokul 3. sınıfı bitiren bir
insan 4 işlemi yapabilir değil mi? Peki bir ülke
düşünün beyefendi veya hanımefendi yaşını başını
almış adı dil öğretmeni ve üniversitede okumuş ve
İngilizce düşünün diyor ama 2 sayıyı birbiriyle
İngilizce düşünüp çarpamıyor peki bunları
yapamayan hangi hokkabazlıkla İngilizce düşünüyor…
Temel, İngiltere de inşaat ustası aşağıda
çalışırken çekiç lazım oluyor sağa sola bakıyor
yok. Yukarıda bir İngiliz çekiçle çalışıyor. Adama
“çekici at çekici” diyor.. Adam anlamıyor tabii
temel birkaç defa çekici at dedikten ve adam da
İngilizce anlamıyorum dedikten sonra adama ” Do
you speak english?” diyor adam “yes” deyince “eee
atsana be çekici kardeşim” diyor….
Türkler yurtdışında uçaktan iner inmez neden
bir Türke yapışıp aylarca Amerika’da kalıp tek
kelime konuşmadan gelirler ve sırf hava olsun diye
“abi 2 sene Amerika’da kaldım” derler.
Dört dil bilen bir İtalyan dilbilimci neden
“İngilizce düşünemem” derken bu ülkede bu, olması
gereken bir şeymiş gibi empoze edilir..
Öncelikle bir dilde düşünmek ne demektir ona
bakalım ve lütfen ortadan bilimsel bakalım….
Bilimsel olarak bir dilde düşünmek demek;
İnsanın anne karnından başlamak üzere doğduğu
andan itibaren hayatının sonuna kadar konuşma,
okuma, anlama ve yazma düzeylerinde a dan z ye her
konuda soyutu somutu, formal, informal öznel
nesnel herşeyin kafamızdaki bilişsel süreçte, dil
merkezinde o dilde sembolikleşip yerleşmesidir.
Dünyanın her ülkesinde bir insan doğduğu andan
itibaren formal eğitim düzeyine kadar öncelikle
konuşma ve anlama yani dinleme düzeyinde herşeyi
belli bir dilde kodlar. Örneğin anne kelimesi
annesini görerek ve yanındakilerin ve annesinin
ona kendisinin anne olduğunu defalarca söyleyip
kafasında kodlamasıyla başlar ve çocuk o varlığı
görünce anne der…Bu her şey de bu şekilde. Kelime,
kelime grubu ve cümle düzeyinde bu şekilde gelişir
ve çocuk okula başlayınca bu sefer yazma ve okuma
düzeylerinde kodlamaya devam ederek somut şeylerin
bir kısmını soyut şeylerin de tamamına yakınını
yazma ve okuma düzeylerinde kodlayarak o dilde
bunları yerleştirmeye başlar.
Yıllar geçip tüm kodlamalar belli bir dilde
yapılıp yani dilsel düşünme süreci belli bir dilde
oluştuktan sonra birileri gelip annenizi görünce
“Artık annem yok”, “my mother” var veya “artık
masa yok”,” table var” veya “ağaç yok”, “tree” var
deyince herkes şok olmaktadır.
Ülkemizdeki İngilizce sisteminin hatası
kafamızda hiç dil yokmuş gibi sanki yeni doğmuşuz
gibi referans dil yokmuş gibi sanki herkes küçük
İngiliz bebeleriymiş gibi kodlamayı sıfırlayıp
yeni kodlama başlatmak isteme çabasıdır. Birisi
çıkıp “Çocuğum hiç okula gitmediği halde türkçe
konuşuyor.” Diyor.
Evet tabiidir duyanda sanki çocuğum okula
gitmediği halde İngilizce konuşuyor dedi sanacak….
Temel bir gün İngiltere ye gidip annesi doğumda
ölmüş babası da olmayan bir bebeği evlat edinip
Türkiye ye getirdiğinde kendisine “ne yapıyorsun”
diyenlere “siz ne diyorsunuz arkadaşlar büyüyünce
bana İngilizce öğretecek ne haber” der.
Bir İngiliz İngilizce bir yazıyı okuyup anlar.
Çünkü kafası İngilizce yazı İngilizcedir bir Alman
Almanca bir yazıyı okuyup anlar yazı Almanca
kafası Almancadır.
Bir Türk Türkçe yazılı bir şeyi okur anlar.
Yazı Türkçe kafası Türkçedir. Peki bir Türk
İngilizce bir yazıyı okuyup anlıyorsa kafası
Türkçe olmasına rağmen acaba ne yapılıyor
sanılıyor.
Hangi Türk annesini gördüğünde “my mother” diye
annesine sarılır? Hangi Türk masa görünce aklına
“table” gelir veya hangi Türk güzel bir araba
görünce kendi kendine “ooo what a nice car” der?
İngilizce cümle kurmakla İngilizce düşünmek
tamamen farklı konulardır. Dünyada en iyi dil
konuşanlar çevirmenlerdir.Her dil hocası her
konuda konuşamaz ama bir çevirmen her konuda
konuşur. Çünkü yapısal olarak dile hakim ve
literatür birikimi vardır. Yaratıcının ilk ayeti 3
kere “oku” sözüyle başlar konuş, dinle demekle
başlamaz. Gerçek gerçektir gerçeğin reklamı olmaz
“İlim Çin de olsa arayınız” diyen peygamberimize
kimse çıkıp ta “Sen Çinin reklamını mı veya
İslam’ın reklamını mı yapıyorsun” diyemezse.. ”Her
söylediğin doğru olsun ama her doğruyu söyleme”
diyen zata “Sen Aristonun, Sokratesin reklamını mı
yapıyorsun?” diyemezse dil konusuna yıllarını
verenlere ve “İngilizce dünyanın en basit fakat
sistematik dilidir.”diyenlere de “Sen reklam mı
yapıyorsun?” diyemezsiniz.
Biri bize konuşurken ki anlama ve okurken ki
anlamada bize hazır olarak geleni anlarız. Ama biz
konuşur veya yazarken hazır olan yoktur. Önce
hazır olmayanı oluşturup sonra konuşma ve yazma
düzeylerinde aktarmamız gerekir. Peki bu 2 düzeyde
yani konuşma ve yazmada hazır olamayanı
oluştururken kafamızda yapılan işlemlerde dilsel
süreçte fikrin oluşturulma aşamasında kelime
havuzundan kelimeler alınırken hangi dilde
alınmaktadır.
Gittiği pazarda anlamını bildiği nesneleri
İngilizce söyleyip bilemediklerini Türkçe
söyleyen, 2 tane iki basamaklı sayıyı alt alta
koyup 9 yaşında birinin yaptığı hesabı yapamayan
maaşını aldığında “Şu kadarını su, şu kadarını
elektrik, şu kadarını kredi kartı için ayırayım.
Ayrıca kahvaltılık kalmamış alsam iyi olur” diye
İngilizce düşünüp cümle kuramayan kahvede tavla
oynarken “şu zar gelse böyle olur şöyle gelse
böyle olur” diye adım hesabını İngilizce yapamayan
doktorsa İngilizce hasta tedavi edemeyen hastaysa
derdini İngilizce düşünüp anlatamayan mühendisse
bir inşaat projesini İngilizce düşünüp çizemeyen
daha nice sonsuz örneğini verebileceğimiz ve
hayatın içinden şeyleri İngilizce düşün yap
dediğinizde apışıp kalan bir güruh nasıl
“İngilizce düşün” enjeksiyonunu hala utanmadan
sürdürür. İşte bu acı gerçektir.
Ben İngilizce düşünemem fakat bir yabancıyla
her konuda konuşabilirim. Ben İngilizce düşünemem
ama integral sorusu çözmekten fizikte eğik atış
konusu anlatmaya kadar her türlü hesabı İngilizce
yaparım.
Ben İngilizce düşünemem ama malazgirt savaşını
İngilizce anlatırım. Ben İngilizce düşünemem ama
sahilde otururken kpds sınavından en az 90 alırım
ben İngilizce düşünemem ama Türkçeden İngilizceye
her konuda makale yazarım ben İngilizce düşünemem
ama Türkçe çok iyi düşünür İngilizce terimlerle
satranç briç oynarım İngilizce düşünemem ama
Türkçe düşünüp 1000lik bir yarış motorunu
İngilizce terimlerle kullanabilirim…
Bir yabancıyla beş dakika konuşmak dil bilmek
değildir. Önemli olan o beş dakika bittikten sonra
ne olacak sürekli tanışmak mı isteyeceğiz
yanımızdaki kaçıncaya kadar.
Önemli olan bir dilde cümle kurmaktır.
Karşıdaki sizin yabancı olduğunuzu zaten biliyor.
Önemli olan, iletişim cümle kurmakla olduğundan
cümle kurarak derdimizi anlatmaktır.
Bazıları diyor ki; “Hızlı konuşmazsanız
karşıdaki sizi dinlemez.” Asıl hızlı konuşmaya
çalışırsanız ne dediğiniz anlaşılamayacağı için
sizin yanınızdan uzaklaşırlar.
Telaffuz dilde önemli değildir. Önemli olsaydı
dünyada iletişim dururdu. Dünyada İngilizceyi en
zor telaffuz eden ırk sarı ırktır. Bizim ki gibi
ülkelerde bazen “İngiliz gibi telaffuz edemeyen
konuşmasın” gibi söylemler geçmişte sürekli
çıkmıştır. Arap Arap gibi, Fransız Fransız gibi,
İtalyan İtalyan gibi, Rus Rus gibi, Türk Türk gibi
İngilizceyi telaffuz eder. Asla İngiliz gibi
telaffuz edemeyiz. Zaten bazı kelimelerin
ingilizce telaffuzu örneğin california gibi, modal
gibi, arthur gibi yapsam da asla telaffuz
etmeyeceğim kelimelerdendir. Neden olduğunu bir
sözlük açıp deneyebilirsiniz.
Amerika’da şu an bizim bildiğimiz İngilizce
halk arasında kullanılmamaktadır. Kullanılan ise
birbirine karışan halkların ortak kullandığı ne
olduğu sadece kullananlar tarafından anlaşılan
İngilizcedir.
Meşhur bir dil kursunun iki bayan öğrencisi
ders arasında ayaküstü İngiliz gibi telaffuz etme
çabalarıyla şöyle cümleler kurup anlaşıyorlar
telaffuzları İngiliz gibi ama kurulan cümleler
şöyle biri diğerine; “after why we are difficult”
diyor. Öbürü de “yeeaahh ok” diye cevap veriyor.
Bu iki cümleyi anlayıp analiz eden varsa yeni
akvaryuma giriş bileti hediye edilecektir.
Yani kelimeleri yan yana koy ağzını burnunu
ayarla gevrek ve yamultarak tabii vücudun da buna
uyarak söyle salla gitsin yeter ki dışarıdan
İngilizce bir şey dediğin anlaşılsın.
30 saat İngilizce ile bu cümleler kurulur mu?
Geçmişten geleceğe uzanan ve insan yaşamının
teknolojik olarak en ilkelinden en gelişmişine
kadar her türlü aşamasında yer alan dil faktörü;
birkaç kelimelik olanından, insanın genetik
atlasını çıkarmaya, önüne gelen her şeyi
anlamlandırmaya fakat saçmalamadan kendi mantığı
çerçevesinde ortaya koymaya çalışanına kadar,
belli eğitim ve süreçler silsilesi sonucunda
ortaya çıkmıştır.
Yabancı dil olgusu ise yine aynı dönemleri
atlatıp, farklı kişiler ve kültürler arası
ilişkiyi kurmak bağlamında aranan unsurlardan biri
olarak ve Yaratıcının, “sizi, birbirinizle
kaynaşasınız, diye farklı dillerde yarattım”
sözünü teyit edercesine aynı amaçla aynı
süreçlerde ortaya çıkmıştır.
Bütün toplumlar en az ikinci veya üçüncü dil
veya dilleri bir şekilde bu karşılıklı kaynaşma
durumunu oluşturmak için kullanmış ve
kullanacaktır.
Bu bağlamda Türkçe ve İngilizceyi 100 rakamını
baz alacağımız bir dil birikimi platformunda
inceleyemeye gayret edelim.
Öncelikle ülkemizi üst düzeyde temsil edecek
kişilerin 100 saatlik müfredattan sadece 30
saatiyle uluslararası platformda neler
yapabileceklerini güncel örneklerle vermeye
çalışarak görelim.
İngilizceye sıfırdan başlayıp sadece
Türkçeyi lise son sınıf düzeyinde bilmekle;
ilk 10 saatinizde; “İki ülke
arasındaki ekonomik ve sosyal ilişkiler bölgedeki
ve bölgeler arasındaki dengeler için çok
önemlidir. Ülkedeki ekonominin yapısal
faktörlerinin analizleri tüm sektörler için hayati
önemdeydi”,
İlk 16 saatinizde; “Muhtemel
bir devalüasyon olasılığı ihracatlarda bir artış
ve dış açıkta azalmaya sebep olabilir. Seçim
sonuçlarıyla ilgili muhtemel problemler
ülkemizdeki demokrasinin ve anlayış ortamının
gelişmesine katkıda bulunabilir”,
İlk 30 saatinizde, “Bölgede
herhangi bir uluslararası çaba olmaksızın hiçbir
ülke, bir ilerleme gösteremez, biz bu bölgedeki
halkların problemlerini yıllardır biliyor ve çözüm
için öneriler geliştiriyoruz. Biz yıllardır
Filistin halkının sorunlarını ve çözüm yollarını
ve bu halkın acılarını iyi anlıyoruz. Orta
doğudaki bölgesel ve ülke bazlı değişim sorunları
gelecek yıllarda bazı ülkelerin öncülük
misyonlarını belirleyecek”
cümlelerini kurabilir miyiz?
Örnekleri artırmak ve yüzlerce örneğe
dönüştürmek sorun değil ama fikir vermek açısından
yeterli sanırım…
Ben sayın temsilcilerimizin misyon sahibi ve
medeni cesareti de olan ve yüksek dozda olan
kişiler olduğuna inanıyorum.
Yıllar önce uluslararası bir toplantıda
olanları izlediğimde, “acaba büyüklerimiz sadece
bizim ele aldığımız 30 saatlik İngilizceyi görmüş
olsaydı ve her söylediğinde yukarıdaki cümleler
gibi cümleleri ifade etme amacı ve niyetinde
olsaydı neler yapabilirdi?” diye düşündüm!
O toplantılara katılan temsilcilerimiz eğer
İngilizceye hakim olabilseydi; yanındaki şahsa
rahatlıkla “Biz Filistinlilerin sorunlarını,
onların din kardeşi olarak çok daha iyi
anlayabiliriz” veya “Ülkeniz bu bölgedeki barış
çabalarına daha fazla katkı verebilir veya
aramızdaki hiçbir farklılık bölgede daha iyi bir
ilişkiler zincirinin oluşumunu etkilememeli”
diyebilirdi.
Veya temsilcilerimizin katıldığı diğer
toplantılarda da örneğin;
“Ülkemizdeki yıllık büyüme oranları tüm dünyada
bir gelişme örneği olarak bulunmaktadır” cümlesini
veya “Türk lirasındaki değerlenme bizim için
bir onur ve gelişme göstergesidir” cümlesini veya
“Muhtemel devalüasyon politikaları şu an için
programlarımızda önemli bir konumda değildir”
cümlesini
veya “Avrupa’daki ekonomik ve birlik
gelişimlerine göre para politikalarımızı
belirleyebiliriz” cümlesini veya “Devlet
başkanlarıyla olan toplantılarımızda dünyadaki ve
bölgesel düzeylerdeki politikaların uygulama
sorunlarını ele aldık” cümlelerini sadece 30
saatlik bir dil kursuyla kurabilmesini
sağlayabilseydik ne iyi olur…
Eğer o büyüğümüz bu denli rahat cümle
kurabilseydi, hayran kaldığım o medeni cesaretiyle
kesinlikle bizi uluslar arası platformlarda
gururlandıracak daha dikkat çekici cümleler
kullanabilirdi.
Şimdi sorulması gereken sorular şunlar:
Yıllarca süren İngilizce eğitim müfredatları
sonucunda güya İngilizceyi anadil gibi öğreten
(ancak pratikte tanışmaktan öteye geçilemeyen,
sadece yazmaya okumaya ve güya dinlediğini
anlamaya yönelik fakat bireyleri güya bu 3 düzeyi
sanki yapıyormuş gibi İngilizce düşünemedikleri
için konuşamamakla suçlayan… Sanki diğer üçünü
yaparlarken İngilizce düşünüyorlarmış da konuşmaya
gelince düşünemiyorlarmış gibi gösteren) bazı
kurum veya kişiler yukarıda verilen örnek
cümleleri sıfırdan başlayan insanlara 4 düzeyde
kurdurabilirler mi acaba?
Veya bu kursların en iyi öğrencileri kaç saat
veya kaç yıl dil dersinden sonra bu cümleleri
kurabilir?
Hep söylediğimiz gibi dünyanın her ülkesinde
tanışmak sadece 5 dakika sürer!
Örneğin bir yabancıyla tanıştınız veya
tanıştırıldınız. Gereken cümleleri kurdunuz ve o 5
dakika geçti. Sonra belki biraz daha konuştunuz
ve örneğin belki samimi bile olup; “you are
kidding” yani “şaka yapıyorsun” veya “that blows
my mind” yani “aklım almıyor” veya “you are taking
it out of context” yani “lafı başka yere
getiriyorsun” veya “oh, my goodness” yani “aman
yarabbi” veya “hosanna!” “şükürler olsun” veya
“thanks be to god” yani “hamdolsun” veya “let go
of that” yani “bırak gitsin” veya you “look like a
million” yani “çok şıksın” vesaire… demeyi ihmal
etmediniz. Hatta “you are all dolled up” yani
“iki dirhem bir çekirdeksin” gibi birkaç argo
deyim de biliyorsunuz diyelim… En fazla 5-6
kelimelik bilemedin yardımcı fiillerle 8 kelimelik
en fazla cümleler… Peki, sonra ne olacak?
Örneğin Türkçede tanıştığınız birine ne kadar
zaman sonra “iki dirhem bir çekirdeksin” dersiniz?
Örneğin ben tanıştığım insanlara kolay kolay “sen”
diye hitap edemem oysa ülkemizde insanlar
karşısındakiyle çok kolay “sen” diye hitap ederek
konuşabiliyorlar. Bu samimiyet mi yoksa
görgüsüzlük mü veya görgü mü?
Benim yıllardır tanıdığım halde hâlâ siz diye
konuştuğum ve bana da öyle hitap eden insanlar
vardır. Acaba ben ve onlar çok mu utangaç da
birbirimize “sen” demiyoruz.
Evet, şimdi tekrar sormak gerekiyor: Karşınıza
biri geldi 5 dakika içinde tanıştınız ve gördünüz
ki karşımızdaki bazılarının alışık olduğu gibi
geyik muhabbeti meraklısı biri değil yani sizinle
konuştuğu zaman tanışma faslından sonra yukarıda
değindiğimiz gibi samimi olmadan önce bilgi
edinmeye ihtiyacı olan biri, o zaman ne olacak?
Konuştuğunuz yabancı ile her türlü geyik
muhabbetini yapabiliyor olsanız dahi 8 kelimeyi
geçen cümleler kurmak zorunda kalacağınız veya
daha az kelime olsa da kurallı şekilde bilgi
verici veya içinde açıklama, tanımlama, betimleme
örnekleme olan cümleler kurmanız gereken normalde
normal yaşamın unsuru olan cümleler kurmanız
gerekeceği zamanlar geldiğinde ne yapacaksınız?
Bütün o boşluk doldurmaların, kalıpmış gibi
görünen aslında öyle olmayan ve hemen cevabının
ağzınızda olduğu alışıldık cümlelerin sorulmadığı,
gelmediği anlar yaklaşıp kapınızı çalınca ne
olacak?
Ben bazen öğrencilerime “İngilizceye sıfırdan
başlayıp 10 saat sonra 15-20 kelimelik cümleler
kuracağınıza inanır mısınız?” dediğimde “Hocam biz
Türkçede bile o kadar uzun cümle kuramıyoruz”
diyorlar.
Peki, ne olacak şimdi? 6 veya 8 aylık dil
programları size iyi tanışmayı veya renkleri veya
sayıları belki öğretir ama renk öğrenmek için sayı
öğrenmek için 8 ay kursa gitmek mantıklı mı?
Birisi bana “where are you from” desin diye
ağzım açık beklerken, aylarca gittiğim kursların
güya konuşma kulüplerinde en fazla 5 dakika
tanışıp biraz da günlük konuşma ezberleyeceğim
diye gidip gelmek dil öğrenmek midir?
Fono’nun konuşma kılavuzundan en fazla 20 lira
verip edineceğiniz bilgiler için 10 ay senet
ödemek mantıklı mıdır?
Bir Fransız’a, “Birçok gayrimenkulü olsa bile
hangi amaçlar için bekar bir Türk’e sadece bekar
olduğu için vize vermiyorsunuz oysa sizin
vatandaşlarınız ülkenizde işsiz olduğu halde,
cebinde ondan bundan borç aldığı parayla buraya
gelebiliyor, bu sizin insan hakları anlayışınızla
paralel mi?” cümlesini hangi kurum kaç saatte
katılımcısına kurdurup, sordurabilir?
Veya bir Amerikalıya, “İnsan hakları evrensel
beyannamesinin yapıldığı yılları düşündüğümde
kızıl derili kabilelerinin bu konu hakkındaki
yorumlarını tabii kaldıysa bilmek isterdim ne
dersiniz?” cümlesini kaç saate kurdurabilir?
Veya “Irak’a gelen insan hakları, inanın tüm
dünyanın ibretle izlediği medeniyet görüntülerine
sahne oluyor” cümlesini kaç saatte
kurdurabilirler?
Veya bir Alman’a “Bir zaman makinesi yapıp 1936
ya gitseydik elimizde imkan da olsa hitlerle bir
an için yalnız kalsaydık 50 milyon ölen insan için
ne yapmak isterdiniz?” cümlesini kaç saatte
kurdurabilirler?
Veya bir İsrailliye, “Filistin sorunu sizin
için insani bağlamda mı dini etik bağlamında mı
ele alınması gereken bir sorun?” cümlesini kaç
saatte kurdurabilirler?
Veya bir Rus’a, “Soğuk savaş döneminde
Sibirya’da insan çiftlikleri kurulduğu doğru mu?”
cümlesini sormak istemez misiniz?
Ben karşılaştığım yabancılarla, onların da bizi
görünce tırsarak yaklaşmalarına sebep olan
yıllarca kendilerini etten canlılar gibi görenler
gibi değil de normal biriasi, medeni bir insan
gibi yaklaşıp bu şekilde sohbetler ederim. Onlar
da ister inanın ister inanmayın cevap verirler
çünkü sizde hata diye gördükleri şeyleri
sorduklarında buna cevap verip üstüne bu
bahsettiğim cümleleri kurduğunuzda cümleye biraz
ortaç biraz cümlecik eklediğinizde sohbet doyumsuz
oluyor… Deneyin…
Şimdi bu yanlış mı? Kim böyle sohbet etmek
istemez?
Peki, bu cümleleri kurmak için ne kadar
beklemek gerekir?
Sizin İngilizce bildiğinizi gören bir yabancı;
bazılarının sandığı gibi sizinle hemen yemek yemek
veya otele kapanmak veya gezip tozmak istemiyor.
Onların sorduğu sorular; “Doğuya gidip
gitmediğiniz” veya “Ermeni Sorunu hakkında ne
düşündüğünüz” veya “bu kadar işsizlik varken neden
herkesin son model telefonlar kullandığı” gibi
hayatın içinden sosyal gerçekler… Yani adamlar yaz
tatilini, bazılarının yaptığı gibi sahilde malak
gibi kızarana kadar yanmak olarak görmüyor.
Buraya geliyorlar gözlemlerini ve tatillerini
yapıp gidiyorlar.
Onlar sizden yukarıdaki sorulara cevap
beklerken, siz onlara “Hava ne kadar güzel değil
mi, evli misiniz bekar mı veya buraya yakın
manzaralı bir yer var gidelim mi?” dediğinizde
sizce ne tepki verebilirler?
Mustafa Özay – Haber 7
Dilde ezber ve advanced kelime olur mu?
İngilizcede ilk 60 saat
Dilde hatalardan bahsetmeden önce pazar günkü
yazımızda yer alan ve hassas bazı yorumcuların
ifade ettikleri gibi “muhtemel bir
devalüasyon olgusu” olması gereken kısım
yanlışlıkla “olasılığı” olarak
ifade edilmiştir. Bunun kesinlikle bir hata
olduğunu kabul ediyorum ve orijinal metnimde bu
yokken yazı ikinci defa yazılırken bir aktarma
yanlışı olarak yer almıştır. Fakat söz konusu
yorumcu arkadaşlar, mal bulmuş mağribi tavrıyla,
avami söylem ve üslupla ve sitenin editörünü
tenkit eden bir ağızla değil, daha medeni olarak
ve “evvelden beri” yazacağına “evvelden
biri” yazıp bazılarına “Önce
Türkçe öğren” tavırlarından önce kendi
hatalarını aynaya bakıp düzeltme tavrına girseler
daha iyi olacaktır…
Eleştirmek kolaydır ama insan bir
hatasını görüp yerden yere vurmaya kalktığı
insanın özgül ağırlığını da araştırmalıdır…
Ayrıca editöre çıkışan insanlar, “bu
gibilerden hazzetmem” söylemleri
kurabilme medeniyetsizliğine, editörün inisiyatif
gösterip izin vererek yayınlaması tarafsızlığına,
saygı duymalıdır…
İngilizce öğretmenlerine, mütercim tercümanlık
mezunlarına ve filologlara danışmanlık yapan
birisi olarak 81 ilin valisinin hazır bulunduğu
bir ortamda Sayın Hüseyin Çelik beyefendinin
dediklerini haklı bulup katkıda bulunmak isteyen
naçizane bir zat olarak bu tarz ucuz söylemlerle
karalamalara gülüp geçiyor ve muhteva açısından
söylediklerimin tersini ispatlayacak varsa onlara
hodri meydan diyorum…
***
Evet, pazar günü İngilizceye sıfırdan başlayıp
30 saatte hangi cümlelerin kurulabileceğine
bakmıştık.
Şimdi ilk 60 saate bakalım.
İlk 40 saatte
“İktisadi doktrinler tarihi konusuyla
ilgili bu araştırmaların özetlerinde konuyla
ilgili uzmanların yorumları da vardı”
“Geleneksel yaklaşımların özetleriyle
ilgili yorumların yanında yazarların katkılarıyla
ilgili bilgiler olacak. İlk 50 saatte Krizden
sonra muhtemel bir dini veya etnik çatışma olgusu
tüm taraflarca etkin şekilde tartışılacak. Bu
ülkelerin tavırlarından dolayı savaş silahlarının
satışlarıyla ilgili yaptırım kararları ele
alınamadı”
İlk 60 saatte
“Davayı ele alan yargıçların
kararlarını eleştiren avukatlar boykot kararı alan
müvekkillerine katıldı”
“Enflasyon ve değer düşürme
politikalarını eleştiren yazarlara karşı açıklama
yapan uzmanlar kararları objektif olarak ele alan
politikaları uygun buldu”
Örnekleri artırabiliriz….
Yazının başında iğneyi kendimize batırdıktan
sonra şimdi daha küçük iğneleri kendimiz dışında
batırmaya çalışalım.
“Dilde ezber yoktur” söylemi
her dil için geçerlidir. Nasıl kendi dilimizde
kelime ezberlememişsek İngilizce için de doğru
budur.
Kelime, kullana kullana, kullanıldığı yerde
öğrenilir. Dilin hiçbir safhasında ezber yoktur.
Türkçede kimse anne, baba, masa, sandalye
kelimesini ezberlememiştir. İngilizcede de bu
böyledir.
İLERİ DÜZEY KELİME OLMAZ!
Advanced yani ileri düzey kelime olmaz.
Advanced yapı veya alt yapısal özellikler vardır.
Yani o zaman avukata göre doktor advanced,
doktora göre muhasebeci advanced, simitçiye göre
ayakkabıcı advanced yani hayatımda duymadığım bir
kelime duysam kendi kendime “vay be ne kadar
advanced” yani ileri düzey falan mı demem
gerekiyor?
Sayısal loto gibi “bilmem ne sınavında en çok
çıkan kelimeler” diye kitaplar peynir ekmek gibi
satılıyor. Bu kadar saçma bir şey olabilir mi?
İnsan ne kadar literatür tararsa o kadar çok
kelime öğrenir.
“Mali yaptırımların gerekçeleri” gibi bir ifade
neden branş tipi bir cümlenin parçası gibi
düşünülür ki ? Oysa lise okumuş herkes biraz doğru
dürüst gazete okuyorsa bunu her dilde anlar.
Şu anda güneyde bir seminer için bulunuyorum ve
akşam 5 yabancı ile oturup her konudan aktüel
düzeyde literatür tarayan birinin yapacağı şekilde
saatlerce konuştuk ve inanır mısınız benim
söylediğim bazı İngilizce kelimeleri aralarında
birbirlerine soruyorlardı.
Bir Türk ne kadar ekonomi biliyorsa, bir
İngiliz de o kadar bilir. Bir Türk ne kadar
politika, biliyorsa bir İngiliz de o kadar bilir.
Bir dilin ana dil olması o dilde her konuda
konuşmak demek değildir.
Ben 40000 (kırk bin) sayfa tıpla ilgili
İngilizce literatür taradım. Kimse buna mecbur
değildir ama aktüel düzeyde de olsa okumak her
konuda literatür taramak gerekir. Dili başka
şekilde ilerletemezsiniz.
TELAFFUZU FAZLA ÖNEMSEMEYİN, LİTERATÜRE
BAKIN
Ben bazı kelimeleri bilerek, olması gerektiği
gibi telaffuz etmem, bunların örneklerini önceki
yazılarımda vermiştim. Karşınızdaki kişi sizin
cümle kurup kuramadığınıza bakar. Asla telaffuza
bakmaz. Ben saatlerce İngilizce konuştuğum hiçbir
yabancıdan aksan ve telaffuzla ilgili bir şey
duymadım. Fıkra da anlattım politik tartışma da
yaptım. Asla İngiliz gibi Amerikalı gibi telaffuz
edemezsiniz. Belki bazı kelimelere artükilasyon
olarak hakim olabilirsiniz. Ama aynı gırtlak veya
artükilasyon grubuna dahil olmadığımız için
maalesef boşa kürek sallarsınız.
Ben günde 250 (ikiyüzelli) sayfa çeviri
yapabilirim. Şimdiye kadar 200’den fazla konuda
200000 (ikiyüzbin) sayfadan fazla çeviri yaptım.
(Bununla ilgili editöre yazı yazacak olanlara;
sayın editörün canlı yayında beher sayfa için
Türkiye çevirmenler derneğinin belirlediği
fiyattan hodri meydanı kabul etmesini ve meydan
okuyacak kişinin steno bilen bir arkadaşla gelip
24 saat noter huzurunda canlı yayında parasını da
getirip hazır bulunmasını tavsiye ederim.)
Elbette ki bu kadar sayfanın bir günde
yapılmasının nasıl bir emek ürünü olduğunu yıllar
önce Ankara zafer çarşısında gördüğüm bir olayın
hayatımdaki birebir karşılığıdır diyerek anlatmak
isterim. Bir arkadaşımla gittiğim çarşıda 15
dakikada portre tarzında Karakalem çalışan birini
hayranlıkla izlerken biri çıkıp “ağam nasıl 15
dakikada yapıyorsun bana da anlat” deyince adam
dönüp “35 sene artı 15 dakika” dedi.
Yıllar önce bir tercüme bürosunun beni denemek
için verdikleri 1 sayfayı 1 günde o kağıdı belki
10 kere yere fırlatıp tekrar aldıktan sonra
bitirebildim. Sonra azmedip tercüme bürolarında
çalışarak hem de okula katkı yaparak ve sonra da
şimdiye kadar yıllardır uğraşıyorum. Ama şu anda
müfredatımı bitiren bir katılımcı günde en az 10
sayfayı her konuda yapabiliyor. Keşke 25 sene önce
bana da böyle öğretselerdi.
Oysa günde 10 sayfayı bırakın İngilizce Türkçe
okumak bazılarına zul geldiği için havsalaları
almıyor medeni dünyanın alt limitinin bu
olduğunu..
Mustafa Özay – Haber 7
İngilizce’de doğru bilinen yanlışlar
İngilizce nasıl bir dildir ve ne kadar
kolaydır?
Öncelikle, İngilizcede tabiri caizse doğru
bilinen yanlışlara bakalım.
1-Öğrenmek için ihtiyaç olmalıdır.
2-Bütün ithal temel seviyede dil kitapları
neden soru sorarak başlar
3-Boşluk doldurarak dil öğrenilir mi?
4-Günlük dilde 300-500 kelime bilmek yeter
miymiş?
5-Dil yaşayarak öğrenilirmiş.
6-Karşılaştırmalı dil bilimi dil öğretiminin
önemli alanlarından olmasına rağmen ve yabancı
dilbilimciler bile “ana dil en önemli yardımcı
faktördür” derken neden bizde Türkçe yok sayılıp
ötelenmek istenmektedir.
Cevap 1:
Türkiye’de İngilizce kullanılmamaktadır. Çünkü
resmi olan ve kullanılan dil Türkçedir. O halde
bizim kullanamadığımız dile ihtiyacımız yok mudur?
Tabii ki var bir kere tüm branşlarda literatür
İngilizcedir.
Dünyadaki tüm bilimsel yayınların %75’i
maalesef İngilizce yapılmaktadır.
Yani konunuzda ordinaryüs olsanız bunu dünyaya
tanıtmak için İngilizce yayın yapmıyorsanız ününüz
kendi ülkenizde ve ülkenizle sınırlı kalır.
(Burada Alman filozoflar veya Hintli yazılımcılar
veya Fransız toplumbilimciler veya Türk tıp,
matematik dehaları olamaz anlamı çıkarmasınlar
lütfen. Bir ülkenin bilim adamı çıkarması ayrı
şeydir burada bahsettiğimiz ayrı şeydir). Evet
devam edersek yine tabii ki ihtiyaç vardır. Çünkü
birçok şirket yazılı ve sözlü görüşmelerini
İngilizce yapmaktadır. Birçok bölgede bölgesel
konumsal yöresel mevsimsel vs olgulardan dolayı
gelen yabancılara hizmet ve hitap İngilizcedir.
Sanılıyor mu ki bir zamanların modası Rusça
Çince İspanyolca önem kazanmaktadır? Kesinlikle
hayır!
Kişiler anlaşamadıkları her durumda İngilizceyi
kullanmaktadır. Yapılan bilimin İngilizce
tanıtılmasıyla İngilizce bilim yapmak
karıştırılmamalıdır. Bilim dili anadil veya ülkede
kullanılan dil olmalıdır. Bu arada bilim yaparken
kullanılacak dilin de bilim yapacak bileşenlere
Morfoloji, Semantik, Sentaks vs yapısal ve
dilbilimsel niteliklere sahip olan dil olması
gerekir.
Retorik oluşturacak derecede zengin başka
dillerin katkılarını da artık lütfen kabul
edebilen yapıda bir dil olması gerekir. Bu anlamda
ülkemizde dil Türkçe iken İngilizce bilim
öğrenmeye çalışmak doğru değildir. Üniversite
eğitimi Türkçe yapılıp sadece İngilizce öğretmek
ve ülkemiz insanına İngilizceyi iyi öğretmek için
büyük bir araştırma kampusu olan bir dil
üniversitesi veya enstitüsü açılsa iyi olacaktır.
Tabii ki ihtiyaç vardır. Çünkü yukarıda
saydığımız noktaların alanlarının hiçbirinin
kapsamında olmayan birçok insan da vardır göz ardı
edilmemesi gereken. Bunlara da İngilizce öğretilip
düşünce sistemlerini geliştirmek ve ülkeye ana
dilde katkılarını artırmak neden iyi olmasın. Bir
yabancı dili öğrenmek özellikle, Türkçe ve
İngilizce tamamen zıt yapısal özellikler
içerdiğinden düşünme sistemlerinde uygun tabiriyle
şimşekler çaktıracak birinden diğerine geçişte
köprü değişiklikleri olan iki dil olduğundan çok
önemlidir.
Cevap 2:
Yıllardır dikkatimi çeken ve İngilizcede benim
de denek olduğum noktaların biri de tüm temel veya
başlangıç veya adına ne demeyi uygun görürseniz
yeni başlayanlar için en temel düzey diye hep soru
sormakla ve soru cümleleriyle başlamalarıdır. Bir
insana bir dilde düz cümle kurmayı öğretmeden soru
sormayı öğretebilir misiniz? Kişi “İstanbul’a
gittim” demeyi bilmiyorsa “İstanbul’a gittim mi?”,
“İstanbul’a neden gittim?”, “İstanbul’a neyle
gittim?”, İstanbul’da nereye gittim? vs vs
sorularını sorabilir mi?
Ayrıca burada büyük bir handikap olarak
gördüğüm “how are you” gibi bir cümleyle “how do
you do” gibi bir cümlenin yani sonuç anlam olarak
veya semantik olarak veya anlamsal anlam olarak
sırayla “Nasılsınız?” objektif
anlamındaki cümleyle anlamının kelime anlamlarıyla
ilgisi olmayan ve tamamen sübjektif, kelime
anlamları dışında “Memnun oldum”
anlamını taşıyan bir cümlenin aynı konuda
verilmesidir.
“Where are you from”
cümlesinin mantığını kavramaya başlayan bir kişi “How
do you do” cümlesini de aynı analiz
işlemine sokmaya kalkınca eğitmeni tarafından şoka
uğratılmakta komik duruma düşürülmektedir.
İnsanlara doğru dürüst dil öğretilmeden subjektif,
soyut, deyimsel, ibaresel kullanımlar
gösterilmekte bir şekilde başlayan anlama süreci
kişiyi de olaydan soğutarak sona erdirilmektedir.
İngilizcede “can a leopard change his
spots” veya Türkçede “Ayağını
yorganına göre uzat” cümleleri karşılıklı
bu dilleri öğrenenler açısından dili objektif
öğrendikten sonra bakılması gereken sübjektif
yapılardır. Bunları öğrenme aşamasında kelime
kelime asla aynı anlamı verecek şekilde
kurduramazsınız. Çünkü kalıp anlam içeren
ifadelerdir.
Soru sormak bir dilde asla temel düzey olamaz.
Düz cümle kuramayan soru soramaz ve soru sormak
ağızda sadece fiziksel olarak bir dil ve fiziksel
bir ağız olmakla gerçekleşen bir eylem değildir.
Her dilde soru sormak çok önemlidir. “what
is your name” gibi oyalayıcı saçmalıkları
iyi kuruyorum diyen varsa veya ben “İngilizcede
çok iyi soru cümlesi kurarım” diyen varsa
kendisine vereceğimiz 20 cümlelik bir sınavda her
doğru kurduğu 4 soru cümlesi için kendisine
istediği bir şehrimizde 1 günlük yaz tatilini hem
de bundan sonraki İngilizce çalışmalarına destek
olsun diye vermeyi çok isterim.
Cevap 3:
Benim ortaokulda lisede okurken yabancı dilim
Almancaydı. Hep öyle derler ya 9 ortalamayla
bitirmeme rağmen Almanca biliyorum demeye utanırım
ve demem zaten. Size İngilizce öğretecek bir yere
gittiniz herkese kuşe kağıda basılı hani janjanlı
derler ya işte öyle kitaplar verildi. Açtınız ilk
sayfalarda diyor ki “what…your name?”
altta şıklar var ve siz “is”
şıkkını işaretlediniz.
İngiliz hocanız sizi alnınızdan öptü “bravo”
dedi. Sonra “Where … you from?”
geldi. Şıklardan bu sefer “are”
şıkkını söylediniz.
Ve sınıfta bir alkış tufanı koptu. Kursu böyle
bitirdiniz. Sonra şirketinize bir yabancı geldi
adama şirkette dolaşırken bir yaka kartı takması
söylendi ve size “for what purpose is this
card?” dedi. Eveeeet, şimdi alkış tufanı
veya öpücükler yok. Peki, ne var hani boşluk olsa
da doldursam diye bekleyen siz evet siz!
Çünkü iletişim dilde cümle kurmakla olur,
dolacak boşluk beklemekle elinde “upper”
“advanced” duvar kağıdı
değerindeki belgeyle dolaşmakla değil!
Geçmiş yıllarda bir şehirde bir bayan geldi. O
zamanın müfettişlik sınavlarına girmiş dil
kısmında kalem oynatamamış. Şimdi lütfen bana
İngilizcesiyle ilgili kurduğu cümlelere bakıp
irdeleyerek o kalem oynar mı oynamaz mı kısaca
bakalım. kapıdan girdi. Önce “hocam ben 12
sene bilmem ne kursuna gittim ‘advice’ düzeydeyim
ama kalem oynatamadım bana özel ders verirmisiniz.”
eveeeeettt…
Birinci nokta: 12 senede (o
zaman ilk orta ve 3 yıllık lise vardı) yani 3
okulun bitirilip 4.den de yani üniversiteden de 1.
yılını bitirilip kendi anadilinde 2. sınıfa
geçildiği bir ülkede nasıl olur da İngilizce
öğrenilemez veya öğretilemez.
İkinci nokta: hanımefendinin ‘advice‘
derken aslında demek istediği ‘advanced‘
dir.
Üçüncüsü, ben özel ders asla vermem kardeşime
bile özel ders vermedim. Çünkü pedagojik olarak
grup çalışması her zaman daha verimlidir. Sonuç
olarak hangimiz Türkçeyi boşluk doldurarak
öğrendik.
Cevap 4:
Bilimsel bir araştırmaya göre dünyada bazı
kedi, köpek, papağan ve maymun türleri 500 ile
1000 arasında kelimeyi öğrenmektedir.
Hayvanlarda ezberlemek olamayacağına göre
kodlama yoluyla öğrenme onlarda da vardır. Şimdi
medeni bir dünyada birinin çıkıp
“Günlük dilde 300-500 kelime yeter mi?”
demesi bu anlamda ne demektir. Asla bir doktor
günlük dilde 300-500 kelimenin yettiğini
söyleyemez veya bir avukat veya hakim veya mali
müşavir veya yayıncı vs vs. Bir doktora göre
günlük dil yirmi bin avukata göre otuz bin mali
müşavire göre yirmi bin öğretmene göre yine
binlercedir.
Günlük dille anlatılan sebze meyve alışveriş
selamlaşma mesleksel jargon yani özel terim kelime
kullanımları vs. midir? O zaman bile bir alış
veriş merkezine girdiğinizde kaç kalem mal var
bunların sadece ismini bilmek kaç kelimedir.
Peki, günlük dil kahvehane dilimidir? Bakalım
orada neler var. Bir kere kahvehanede buluşan
insanların kendi jargonları kendi mesleksel veya
işsiz bile olsa her anlamda yöresel kullanımları
peki bunlar saymakla biter mi?
Cevap 5:
Hayatımda yurt dışına çıkmamama rağmen
karşılaştığım her yabancıyla her konuda nasıl
konuşabiliyorum. Hayatını yurt dışında geçirmesine
rağmen cümle kuramaması bir yana marifetmiş gibi
yabancılar için Türkçe öğrenmek zorunda kaldılar
diyen sevgili vatandaşlarımız ne demek
istemektedir?
Temelle İdris yolda giderken bir turistle
karşılaşırlar. Adam 6 dilde yol sorar sonra bakar
umut yok. Yanlarından ayrılınca Temel İdris’e “Bak
adam 6 dil biliyor derdini anlatamıyor”
der. 20 yıl Amerika’da kalan bir vatandaş
torununun işlemleri için gelince ailecek iyi para
kazandıklarını ama konuşup okuyup yazmaya gerek
olmadığını söylemektedir.
Cevap 6:
İşte en önemli sorun: En sona
bıraktım çünkü en fazla irdelenmesi gereken
konudur. Türkçe ve İngilizce yapısal olarak zıt
dillerdir.
O yüzden bu zıtlık aynı zıtlıkta oluşmuş
düşünme mekanizmalarına da yansıdığından Almanca
Fransızca gibi bu 3 dili üst üste koyup sadece
yerlerine gelen kelimeleri biraz da artikeliyle
oynayarak diğerini oluşturma anlamında basit bir
işlem yapamazsınız.
Bunu 3 basit cümleyle karşılaştırmalı
olarak verelim.
Türkçe 1- Ahmet bu hastanede
bir doktordur.
Türkçe 2- Ahmet dün İstanbul’a
gitti.
Türkçe 3- Son zamanlarda
ihracatlarda bir artış olmuştur.
İngilizce 1- Ahmet is a doctor
at this hospital.
İngilizce 2- Ahmet went to
İstanbul yesterday.
İngilizce 3- There has been an
increase in exports recently.
Şimdi İngilizce cümleleri Türkçedeki gibi
sadece düz kelime sırasıyla verelim.
Cümle 1- Ahmet’dir bir doktor
da bu hastane.
Cümle 2- Ahmet gitti a
İstanbul dün.
Cümle 3- olmuştur bir artış da
ihracatlar son zamanlarda.
Şimdi Türkçe cümleleri İngilizce’de düz kelime
sırasına göre kuralım
Cümle 1- Ahmet at this
hospital a doctor is.
Cümle 2- Ahmet yesterday to
istanbul went.
Cümle 3- Recently in exports
an increase there has been.
Bu kadar zıtlık varken iki dil arası yapılar
tersken ve düşünce sadece birinde gelişirken
diğerinde aynı fikri aynı sırada veremezken fikrin
oluştuğu dili yadsımak ötelemek nereye kadar devam
ettirilecek bir inattır.
Bu ülkede Türkçe düşünen bizler için en iyi dil
öğretim yolunun karşılaştırmalı yöntemle
kurulacağı gün gibi ortadadır. İngilizce birkaç
noktadan Türkçeden daha basit bir dildir. Sonraki
yazılarda bu konu üzerinde devam edeceğiz.
Bu arada 100 saatin tamamı bitince ne oluyor
ona da sonraki yazılarda devam edeceğiz.
Mustafa Özay – Haber 7
İngilizce: Dünyanın en basit dili
Öyle bir dil düşünün ki hayatınızda
öğrenemediğiniz herhangi bir konuyu o dilde
yazılmış bir kitaptan okuduğunuz zaman tabiri
caizse su gibi öğrenebileceksiniz.
Öyle bir dil düşünün ki birisiyle
karşılaştığınız zaman bu karşılaştığınız kişi
dünyanın neresinden olursa olsun her konuda
konuşup anlaşabileceksiniz.
Öyle bir dil düşünün ki yapısal olarak
bakıldığında kendi dilinizle birebir örtüşen fakat
sadece her şeyin tamamen zıt olduğu bir yapıya
sahip olsun.
Öyle bir dil düşünün ki o dilin ana dil olduğu
bir ülkeye gittiğinizde hayatın her safhasında o
dilde yazılmış uyarı notları ve tabelalarla
hayatınız çok kolay hale gelsin.
Öyle bir dil düşünün ki aklınıza gelen bir
fikri veya toplamda fikirler silsilesi olacak kısa
veya uzun bir kitap veya makaleyi o dilde
yazdığınız zaman okuyanınız belki de ülkenizde
yazdığınızda sizi okuyacak olanların 1000 katı
olsun.
İşte İNGİLİZCE… Dünyanın en basit ve
sistematik dili.
Şimdi yukarıda sıraladığımız özellikleri tek
tek bakıp analiz yapalım.
Ülkemizde birçok bilim kurumunda yıllardır
söylenen, başka kurumlarla aralarında, yapılan
bilim ve kullanılan bilim dili konusunda birlik
olmaması, hatta bazılarının yazdıkları belli
konulardaki makaleleri diğerlerinin anlamadığı
veya o konuyu meslek olarak seçecek kişilerin daha
ilköğrenime başladıkları anda kavram karmaşasından
dolayı öğrenememeleridir.
Yani siz bir bilim dalında bir konuda bir
makale yazacağınız zaman o konuda ilk defa bir
kelime veya terimi ortaya attığınız anda onu
açıkça ifade etmeden literatürünüze devam
ederseniz hep söylenegeldiği gibi “şu üniversite
hocasının yazdığı makaleyi bu üniversite hocası
anlamıyor” veya “kullandığı jargon veya terimleri
kabul etmiyor” şeklindeki söylemleri hep
duyarsınız ve duymuşuzdur da.
Oysa İngilizcede, dünyada isterse daha dün
ortaya atılmış bir tez veya makale konusu da olmuş
olsa o makale veya tezin yazarı ilk defa bir terim
kullanıyor yani tamamen kendi ürünü olan veya
bazılarının diyebileceği gibi uydurma bir kelime
bile ortaya atsa ilk geçtiği yerde onu açıklamak
zorundadır.
Bu da şu demektir: İngilizce bir konuda
yazılmış bir yazı okurken örneğin bir kelime veya
terime takıldınız eğer bir sözlüğe baktığınızda o
sözlük isterse dün piyasaya çıkmış olsun bu
kelimeyi bulamadıysanız o kitapta geçtiği ilk yere
bakın eğer orada da yoksa demek ki o kitap o
kelime veya terimin kullanıldığı literatürün ilk
kitabı değildir.
İlk kitabı bulursanız ve orada o terimin ilk
geçtiği yere bakarsanız mutlaka yazar onu
açıklamak zorunda olduğu için hemen o terimin ne
olduğunu okuyup anlarsınız. Bu İngilizce yazılmış
her kitap için geçerlidir.
Bir yazar kendi ürünü olan bir terimi ilk
ortaya attığı zaman açıklamak zorundadır. Aksi
takdirde yayınlayamaz veya yayınlamasına izin
vermezler. Elbette ki izin almadan yayınlayabilir
ama o zaman da kitap, referans verilmeyen bir
deneme niteliğinde bir kitap olmaktan öteye
geçemez. İngilizcede ‘clue’ yapısı adı verilen
yani ‘ipucu’ yapısı adı verilen altyapısal
özellikler ve bunların yazıldığı ileri düzey
kitaplar vardır.
Bu kitaplarda önsözlerinde “İngilizcede bir
cümleyi anlamak için o cümlede geçen her kelimeyi
bilmek zorunda değilsiniz” diye yazar. Ve ‘clue’
yani ‘ipucu’ yapılarını anlatır.
İNGİLİZCEYE HER SENE 5 – 10 BİN KELİME
KATILMAKTADIR
İngilizceye her sene 5.000-10.000
(beşbin-onbin) arası kelime veya terim
katılmaktadır veya eklenmektedir. Örneğin Prenses
Diana’nın hayatının ve yaşadıklarının İngilizce’ye
5.000’den (beşbinden) fazla kelime ve terim
kattığından bahsedilir.
Türkçe İngilizceden daha sağlam temellere
dayalı çok daha öncesinde kullanılan bir dildir.
Ayrıca Arapça ve Osmanlıcada dil olarak
İngilizceden her anlamda daha sağlam dillerdir.
Burada sağlam kelimesi altına sığdırmak istediğim
sıfatlar daha karmaşık, daha ayrıntıda gizli,
semantik yani anlamsal anlam özellikleri daha
yelpazesi açık bir yapıda olan, uzmanlık
alanlarına daha fazla hitap eden vs diller
olmaları anlamındadır. İngilizcenin doğuş
koşullarıyla; diğer 3 dilin yani Türkçe, Arapça ve
Osmanlıcanın doğuş koşulları kesinlikle
karşılaştırılamaz.
Diğer 3 dil kültürel birikimin harika hasletler
bulunduran milletlerin dilleridir. Ama özellikle
Türkçe üzerinde fazla uğraşılamayan bir hale
getirildiği için avantajlarını yavaş yavaş
kaptırmaktadır.
Hayatınızda hiç öğrenemediğiniz örneğin tıp,
sosyal bilimler, fen bilimleriyle veya bunların
alt branşlarıyla ilgili bir konu veya merak
ettiğiniz hayatın içinden bir konuyu, o konuyu ele
alan İngilizce bir kitaptan çok daha kolay
öğrenebilirsiniz.
Örneğin yüksek matematiğin bir konusu veya
sadece matematik veya organik kimyanın bir konusu
veya sadece kimya vs vs. Amerikan filmlerinde
görmüşsünüzdür. Adamın biri film icabı bir aletin
kullanım kılavuzunu okur ve hemen kullanmaya
başlar.
Evet bu film icabıdır ama gerçek olan kısmı
gerçekten bir kullanım kılavuzuyla ve iyi bir alet
takımıyla bir kamyon motorunu veya bir skorsky
helikopterini söküp tekrar monte edebilirsiniz.
TÜRKÇE HÂLÂ İNGİLİZCE KADAR YAYGIN OLMA
EĞİLİMİNDE DEĞİL
İkinci konu yaygın olmakla ilgili bizde de
Türkçe olimpiyatlarıyla Türkçe konusunda birtakım
çalışmalar, gayretler yapılmasına rağmen hala
İngilizce kadar yaygın olma eğiliminde değildir.
Bu anlamda dünyanın neresine giderseniz gidin
karşılaşacağınız her insanla elbette ki
işaretlerle de anlaşabilirsiniz ama bilin ki
mutlaka İngilizce biliyordur ve İngilizce en alt
seviyeden de olsa anlaşabilirsiniz.
Oysa moda tabiriyle yok Çince potansiyel dil
olacakmış yok bir aralar Rusça derlerdi veya
İspanyolca falan hepsinin yalan olduğunu veya
söylendiği yerde kaldığını örneğin bir eski modan
veya Afrika’da bir kabile üyesinden “do you speak
english” sözünü duyduğunuzda göreceksiniz.
İNGİLİZCE VE TÜRKÇE’NİN YAPISAL
ZITLIKLARI
İNGİLİZCE dünyanın en basit dilidir. Ve
Türkçeyle olan yapısal zıtlığına rağmen içerdiği
cümle yapıları da birebir örtüştüğü için kolay
öğrenilebilir. Bu zıtlığı, amiyane tabiriyle
zıtlığın birliğini oluşturup, birinden diğerine
geçiş de hem insanın zihnini açmakta hem de ana
dili bunlardan biri olanın diğer dili çok daha
kolay öğrenmesini sağlamaktadır.
(Yeter ki şu İngilizce düşünmek
gerek saçmalığından bir an önce vazgeçelim. Pazar
günkü yazımda ekran karşısına davet ettiğim
İngilizce düşünen Türklerden hala ses çıkmadı. Ya
beni kaile almadılar veya İngilizce
düşünemedikleri 60 saniyede ortaya çıkacak diye
korktular. Ben iğneyi yine kendime batırıp beni
önemsemediler diyeceğim. Ama ben İngilizce düşünen
bir Türk olsaydım ve birisi yapamazsın deseydi
haddini bildirmek için canlı yayına çıkar ve nasıl
düşündüğümü aslanlar gibi ispat ederdim.)
Bu yapısal zıtlık ister inanın ister inanmayın
kafanızda oluşan her fikri sanki isminizi söyler
gibi bir anda İngilizcede ifade edecek hale sizi
getirmektedir.
Beynimizde düşünce merkezinde oluşan bir fikir
iletişim cümle kurmakla sağlandığı için ve fakat
hem kelime hem kelime grubu hem de cümle düzeyinde
sadece belli sayıda ama bu sayı Allah’ın (c.c)
hakkı şu sayıdadır amiyane tabirinde dediğimiz
sayıdadır sadece. Anlamışsınızdır.
Türkçe bu anlamda her şeye gramatik olarak
bakarken İngilizce basit bir şekilde sadece
yapısal olarak bakmaktadır. Şimdi bir düşünün
lütfen size konuşma okuma anlama ve yazma
düzeylerinde ne gelirse gelsin veya siz bu
düzeylerde karşı tarafa ne kurarsanız kurun sadece
bu üç cümle yapısı üzerine kuruludur.
Bin sayfalık herhangi bir konuda İngilizce bir
kitapla bin sayfalık herhangi bir konuda bir
Türkçe kitabını yan yana koyup ikisinden de
gözümüz kapalı birer sayfayı açıp gözümüz kapalı
birer cümleyi işaretleyelim mutlaka bu üç cümle
yapısına plase olduklarını yani girdiklerini
göreceksiniz.
Türkçe ve İngilizce bu anlamda yani cümle
yapılarının öğe olarak kuruluş silsilesi
sıralaması anlamında terstir ama bu zıtlık veya
ters oluş aynı zamanda kuruluş kolaylığının da
adıdır veya rehberidir diyebiliriz.
Bu üç cümle yapısını karşılaştırmalı olarak ele
alan bir müfredat tahmin edin size neler yaptırır.
En önemli sorun cümle kurmak ve anlayarak
konuşmaktır.
Yurt dışında kafede otururken aklına bir yöntem
gelen birisi ülkemize gelip şöyle yaptırıyormuş:
Hocanın karşısına geçiyormuşsunuz. O size bir
cümle kuruyormuş. Siz tekrar ediyormuşsunuz. Sonra
aynı cümle sırayla siz ve o en az yarım saat
birbirinize söylüyormuşsunuz. Burada amaç anlamak
değilmiş önemli olan bir cümle kurulMUŞMUŞ ve
anlamak değil söylemek önemliymiş!
NASIL YANİ? Belki karşılıklı iyi sözler
söylemiyoruz. Ben ne dediğimi bilmiyor, Bana ne
dendiğini anlamıyorsam bunun dil ve iletişimle ne
ilgisi var?
Ve daha neler neler ne yöntemler ne taktikler
ama hiçbiri ana dili baz almayan reddeden öteleyen
saçmalıklar.
Kendinizi soyut bir ortamda düşünün lütfen.
Ülkenizde kangren olmuş sanki bir araç değil de,
artık öğreneyim öleyim diyecek şekilde insanların
nefret etmesinin sağlandığı bir amaçmış gibi güya
öğrenme ve bacasız sanayinin sömürü odağı haline
getirilmiş bir İngilizce ortamı düşünün.
Ve düşünün ki size kurulacak ve sizin de
oluşturacağınız fikri kuracağınız sadece üç tane
cümle yapısı var ve ne lengüistik ne de
matematiksel olarak dördüncü bir cümle yapısı her
iki dilde de asla olmayacak.
Peki, şimdi konuşamaz mısınız, yazamaz mısınız,
okuyamaz mısınız, anlayamaz mısınız?
Aksine, hepsini tabiri caizse oynaya oynaya
yaparsınız.
Newton’dan öncede yer çekiminin olması ama
Newton’un adını koyması gibi her dilde de bu cümle
yapıları zaten var ama sadece bu üç cümle
yapısıyla sınırlı iki dil var elimizde ve bu iki
dil siyah ve beyaz gibi zıtların birliğinin beyin
faaliyetlerini coşturan ortaklığının sebebi ve
sonucu olan yapılar.
Ve devamını düşünün başlangıç ve bitişi de yine
kendileri olan yapılar. Şimdi bu yapıları
karşılıklı iki dil bağlantısıyla anlatan bir
müfredat hem dil bilimcilerin beynin hem sağ hem
sol yarı kürelerini aynı anda çalıştırıyor
dedikleri bir müfredat.
Hem bittiği anda size her konuda istediğiniz
uzunlukta cümleyi konuşma okuma anlama ve yazma
düzeylerinde kurduran bir müfredat, hem
karşınızdaki bir kişiyi bu 4 düzeyde anlamanızı
sağlayacak bir müfredat, hem de Fransızca ve
Almancayı da bu müfredat sırasıyla aynı dizgeyi
veya sistematiği kullanarak kendi kendinize
öğrenmenizi sağlayacak bir müfredat sizce de iyi
değil midir?
Dünyada nereye giderseniz gidin İngilizcenizi
kullanarak her toplumsal ve ekonomik düzeyde dil
anlamında istediğiniz her şeyi yaparsınız.
TÜRKÇE GİBİ ZOR DİLİ ÖĞRENMİŞSEK, BASİT
BİR DİLİ…
Unutmayın biz Türkçe gibi bir dili öğrenmeyi
başarabiliyorsak ki Türkçe İngilizceden çok daha
zor bir dildir, İngilizce gibi basit sistematik
bir dili çok kolay öğrenebiliriz.
Ama bizim düşünce sistemimize paralel olacak
bir sistemle öğrenmemiz gerekir.
İngilizce öyle bir dildir ki bu dilde
kompozisyon yazmayı başarabiliyorsanız Amerika’da
size burs vermektedirler. Bu da İngilizcede
kompozisyon yazmak zordur anlamının değil Amerikan
halkının bilgi düzeyinin ne olduğunun
göstergesidir.
Amerika ve İngiltere’nin dünyaya pazarladıkları
İngilizce kendi ülkelerin de bile insanlarına
öğretemedikleri İngilizcedir.
Amerika’da bir aralar İngilizcenin miyavlama ve
mırıldanma haline gelmesi tehlikesi düşünülerek
söylendiği gibi yazılması teklif edilmiş ama bunun
çok daha fazla kafa karışıklığına yol açacağı
görülüp bundan vazgeçilmiştir.
İlk körfez savaşı sırasında Amerikalı bir
general ülkemize gelip kamuoyuna canlı yayında
açıklamalar yaptığı gazetecilerin de hazır
bulunduğu bir ortamda kendini Öyle bir kaptırdı ki
yayın çevirmenleri aktarımı bırakmak zorunda kaldı
ve ancak adamlarının uyarısıyla tekrar doğru
dürüst konuşmaya başladı yani anlaşılır olarak.
Zenci Amerikalıyla beyaz Amerikalının fikir
anlaşmazlığı değil ama birbirlerinin konuşmasını
anlayamadıkları bir dil haline gelmiş bir dilin
hala asıl odak noktası olan cümle kurmak anlamında
değil de saçma telaffuz zırvalarıyla güya
öğretilmeye çalışılması acaba kimin çıkarlarına
hitap etmektedir?
Susayınca akla suyun değil alkolün geldiği,
misafire bizimki gibi çay değil de alkolün ikram
edildiği bir toplumun, kanlarında sürekli alkol
dolaşan dinen bile alkolle vaftiz olan bir halkın,
alkolün etkisiyle aynen ülkemizde alkol alanların
Türkçeyi konuşması gibi dillerine o gevşekliğin
genetik olarak da kodlandığı bir halkın; gerçekten
kullanımı her anlamda kolay dillerini, neden onlar
gibi telaffuz etmemiz gerekir zorlamalarıyla asıl
özden saparcasına öğrenmemiz veya öğrenmememiz
gerekiyor?
İngilizceyi öğrenir ve fikir sahibi insanlar
olarak fikirlerinizi İngilizce yayınlar yaparak bu
dilde yazdığınız kitaplarla dünyaya yayarsanız
okur kitleniz tahmin edeceğiniz gibi normalde
ulaşacağınız sayının yüzlerce katı olacaktır.
İngilizcede bir fikri ifade etmek de basittir.
CÜMLE KURMAKTAN KORKMAYIN
Kuracağınız cümle yapısına fikrinizi
yerleştirdikten sonra isterseniz satırlarca
uzatabilirsiniz.
İngilizcede cümle uzadıkça düşmez aksine cümle
uzadıkça açıklama betimleme tanımlama
özellikleriyle de desteklendikçe daha anlaşılır
hale gelir.
Uzun cümle demek zor cümle demek değildir. 80
kelimelik bir cümle basit bir cümledir 8 kelimelik
bir cümle bileşik kompleks bir cümledir.
Türkçede kafamızda oluşan bir fikri, ifade
edeceğimiz cümle yapısına “plase ettikten” yani
yerleştirdikten sonra İngilizcede de karşılığı
olan cümle yapısını belirledikten sonra artık
İngilizce cümleniz isminizi söylemek gibi veya su
gibi ağzınızdan dökülecektir.
Bu dili öğreten 100 saatlik bir müfredat
düşünün ki; bittiği zaman “Ahmet’in dün gelip
gelmediğini Ayşe’nin Aliye anlatıp anlatmadığını
unutmamıştım.” cümlesini “Sen gelmeden önce Osman
geldi” basit cümlesini size rahatlıkla
kurdurabilsin.
O müfredat, “konuyu araştıran uzmanların
üzerinde çalıştıkları konuyla ilgili açıklama
yapan bakanlar eleştiriye açık olduklarını
söyleyen yöneticinin tavırlarını yadırgadıklarını
ifade ettiler” cümlesini “Ali topu tuttu. Koş Ali
koş” Cümle ve kipini (İngilizcede aslında emir
kipi de öznesi olan bir cümledir ama özne daima
ikinci tekil veya çoğul kişi olduğu için ihmal
edilir) “Arkadaşınız gelmeden önce tarafınızca öne
sürülen argümanlar, bizce desteklenen fikirlerle
örtüşmüyor mu?” tarzı cümleleri de size
kurduracaktır.
İster günlük hayattan olsun ister literatürden
olsun dilde cümle kurmak asıl olgu olduktan sonra
cümle kurmaktan korkmayın.
BİR CÜMLE ANALİZİ YAPALIM
Ve unutmayın ki Türkçede aklınıza gelen her
fikir oluşumu cümle formatında İngilizcede de aynı
cümle yapısına plasedir. Örneğin Türkçede; “O,
bana Ahmet’in gelip gelmediğini Ayşe’ye sorup
sormadığımı sordu” cümlesi ne kadar zor olabilir?
Bunu, İngilizce hava atmak olarak
algılayabilecekler olabileceğinden sadece Türkçe
analizle verelim.
İlk önce asıl özne “o” dur.
Yani nesne ve tümleçleri boş verirsek cümle
aslında “O, bana sordu.” şeklindedir.
İngilizcede de aynı cümle yapısındadır.
Sonra nesneyi yani Ayşe’ye sorup sormadığım
şeklindeki isim cümleciğini kurmalıyım. “Ben
Ayşe’ye sordum.” cümlesine “-mediğini-madığını”
eklemesini yaparsanız bu cümle elde edilir.
Burada da “Ahmet’in gelip gelmediği” isim
cümleciği “Ayşe’ye sordum.” cümlesinin nesnesi
olan cümleciktir. Bu da Türkçede “Ahmet geldi”
cümlesine “-mediğini –madığını” söylemi eklenerek
elde edilir.
Sonuçta ((( ))) iç ve dış parantezler şeklinde
ele alırsak her iki dilde de ister en içteki
parantezden en dışa veya ister en dıştaki
parantezden en içtekine hareketle cümleyi kurarız.
İçten dışa gidelim.
önce “Ahmet geldi.” Deriz.
Sonra “Ahmet’in gelip gelmediği” deriz.
Sonra “Ahmet’in gelip gelmediğini Ayşe’ye
sordum.” Deriz.
Sonra“Ahmet’in gelip gelmediğini Ayşe’ye sorup
sormadığım” deriz.
En son da “O, bana Ahmet’in gelip gelmediğini
Ayşe’ye sorup sormadığımı sordu.” deriz.
Dıştan içe gidelim.Önce “O bana sordu” deriz.
Sonra “o bana Ayşe’ye sorup sormadığımı sordu”
deriz.
En son da “O bana Ahmet’in gelip gelmediğini
Ayşe’ye sorup sormadığımı sordu” deriz.
İngilizcesinde de aynıdır.
Fiilli bir cümle var. (bazıları fiil cümlesi
diyor ben fiilli cümle demeyi tercih ediyorum)
Bunun nesnesi yine fiilli bir cümlenin
isimleşmesinden oluşmuş isimleşen buradaki fiille
cümlede yani isim cümleciği de asıl fiilli cümle
yapısı içinde ikinci bir isim cümleciğini yine
fiilli cümleden oluşmuş bir isim cümleciği olarak
nesnesi olarak almıştır.
Tabii bu cümleyi ancak tüm müfredatı bitirerek
kurabilirsiniz.
İngilizcede her cümle yapısında her cümleyi her
unsura nesne tümleç sorusu sorarak kurabilirsiniz.
Bu, her düzeyde böyledir.
İngilizcede cümle kurmak çocuk oyunu gibidir
her şeye soru sorarak baştan sona kurun gidin hani
derler ya akıp gidersiniz. Türkçe, Osmanlıca,
Arapça akıl, mantık,İ zeka unsuru ve göstergesi
olan diller iken İngilizce sadece pratiğin
dilidir. İngilizcede önemli olan hemen işe eyleme
kalkışmadır.
Bir acelesi vardır İngilizcenin onu ana dil
benimseyenler açısından nasıl hemen elde etmek
hakim olmak elzemse İngilizce için de önce işi
yapmak önemlidir.
Yapılan işten kimin neyin etkilendiği önemli
değildir. Biz ise eylemi hep sona bırakırız. Biz
de işi yapanın zamir özelliği cümleyi yapısal
olarak etkilemez ama İngilizcede ‘doer’ yani
eylemin yapıcısı çok önemlidir.
Yapıcının zamir özelliği tüm yardımcı fiil ve
fiil plasmanlarını etkiler.
İngilizcede bir cümleye “ben” diye başladıktan
sonra istediğiniz kadar coşarak dakikalarca
cümleye noktayı koymadan canınızın istediği kadar
uzatabilirsiniz. Aynı şey Türkçede de vardır.
Örneğin “İstanbul’a gittim.” diye başlayıp;
“Amcamın oğlunu görmeye İstanbul’a gittim.”
“Amcamın oğlunu görmeye Türkiye’nin en büyük şehri
olan İstanbul’a gittim.” “Üniversitede okuyan
amcamın oğlunu görmek için canımdan çok sevdiğim
ülke olan Türkiye’nin en büyük şehri olan
İstanbul’a gittim.” “Dünyanın sayılı
üniversitelerinden biri olan bu üniversitede
okuyan amcamın oğlunu görmek için canımdan çok
sevdiğim ülke olan Türkiye’nin en büyük şehri olan
İstanbul’a gittim.” vs vs uzatabileceğimiz şekilde
cümlemizi kurabilirsiniz.
İngilizcede de aynı durum geçerlidir. Her iki
dilde de bir cümlede ne kadar çok isim geçerse
cümleyi o kadar fazla uzatabilirsiniz.
Çünkü ne kadar isim demek o kadar cümlecik ve o
kadar cümlecik de içinde geçen her isim için bir o
kadar daha cümlecik demektir. Tabiri caizse ne
kadar ekmek o kadar köfte misali bir cümlede ne
kadar isim varsa oyun sahanız o kadar büyüktür…
İNGİLİZCEYİ MUZ GİBİ SOYDUM
Ayıptır söylemesi; bir gün bir şehirde o şehrin
güya en iyi dil kursunun İngiliz hocasıyla bir
kafede topluluk içinde konuşuyoruz. Adam; “Bizim
amacımız size dil öğretmek değil ki bir Türk
sadece tanışıp kendini tanıtsın biraz da ne
dendiğini anlasın yeter” deyince ben de; “Ben
sizin dilinizi muz gibi soydum. Merak etmeyin her
Türk her İngiliz’den daha iyi İngilizce öğrenecek”
dediğim için masadan hışımla kalktı gitti.
Devam edeceğiz.
Saygılar…
Mustafa Özay – Haber 7
İngilizce neden bu kadar kolaydır?
Eskiden, Sayın Sadettin Teksoy’un bütün gün
fragmanlarla verilen ve gerçekten cangıl yani
vahşi ormanda bir yamyam kabilesinin hayatıyla
ilgili bir programında, Teksoy ve kameramanı vahşi
ormanda üstlerinde 2 parça elbiseden başka bir
şeyleri olmayan şimdi değil ama eskiden yamyam
olan bir kabileyi incelemek için kabile içine
giriyorlar.
Herkes merak ediyor. Karşılarına kabile şefi
çıkıyor. Buraya kadar her şey normal ama asıl
normal dışı olan veya benim dikkatimi çeken şey
Sadettin Teksoy İngilizce; “Will you eat
us?” yani; “Bizi yiyecek misiniz?”
diye sorunca yamyam kabilesi şefi; “no”
diyor ve İngilizce konuşmaya devam ediyorlar.
Düşünün kendi dilleri bile ancak birkaç bin
kelimeyi geçmeyen bir halk milyonlarca kelime ve
referansın olduğu (merak edenler Oxford sözlüğünün
arkasını okuyabilir) İngilizceyi en azından birçok
halkın cesaret edip öğrenip karşısındakiyle
konuşamayacağı derece ve düzeyde öğrenmiştir.
Peki bu nasıl oluyor?
Biz dahil birçok dilde olmayan ve filmlerde de
gördüğünüz ve İngilizcenin kendi içinde de olan “spell
it” yani “hecele” diye
bir söylem vardır. Biz hecele deriz ama harf harf
söyle de diyebiliriz.
Örneğin; iki kişi konuşurken bir kelime geçince
biri diğerine bunu söyler. Peki Türkçede bir
sarhoşun sohbeti dışında hangimiz şimdiye kadar
Türkiye’de yaşayan birine söylediğin kelimeyi harf
harf kodla demişizdir?
Bu son günlerde moda olmuştur. Çünkü hepimiz
bazen “gidiyorum” değil “gidiyom”
, “yanlış” değil “yanlış”
veya “yalnız” değil “yalnız”
deriz. Veya bazı kelimeleri hızlı söyleyenler
vardır vs vs. Ama bunlar dışında anlamadığımız
kelime yoktur.
Neden Eskimosundan Afrikalısına, Çinlisinden
Rusuna kadar herkes İngilizceyi öğrenmektedir de
bu ülkemizde hala bir sorundur? Deniyor ki “yaşanan
yere gitmek gerek”. Peki “kaç
Eskimo İngiltereye gitme şansına sahiptir?”
Kaç Zimbabveli kaç Çinli Amerikaya gitme şansı
elde eder.
Bazıları diyor ki “her dil dünyada
iletişim için kullanılabilir.” Bunun
böyle olmadığı gün gibi ortada değil midir? Çince
Çin dışında, Rusça Rusya dışında vs nerede
iletişim aracıdır?
İngilizce, dil kolonizmini en iyi uygulayan
dillerden olmuş, her dilden kelime almıştır.
İngilizceye İspanyolcadan giren ve İngilizcenin
benim dediği 60000(altmış bin) kelimelik bir
sözlük vardır. Geçen yazıda Prenses Diana’nın
hayatıyla ilgili olay ve olguların prenses ölene
kadar İngilizceye 5000(beş bin) kelime kattığını
söylemiştim. Bunu kafaya takanlara Oxford’un 12
ciltlik sözlüğünü açıp bakmalarını tavsiye ederim.
Tabii gazetelerin verdiği bedava sözlüklerden
başka sözlük olup olmadığını bilmeyenler için bu
söz ne anlama gelir bilmem.
Türkiyedeki en büyük sorunlardan ikincisi bir
müfredat eksikliğidir. Bu asla bir yöntem ,metot
vs sorunu değildir.
Eskimoluya uyan müfredat Afrikalıya uymaz ona
uyan Rusa uymaz hepsine uygun gelen bize
uymayabilir. Türkiyedeki İngilizce müfredatları
ana dili İngilizce olanlara göre oluşturulmuş
müfredatlardır. Bizim düşünce sistemimize ters
müfredatlardır.
Bu yüzden dünyada olmayan ve kimsenin
inanmadığı uykuda öğrenme veya hipnozla öğrenme
veya hafıza teknikleriyle öğrenme şeklinde sanki
bu iş emek işi değil de saçma metot meselesiymiş
gibi empoze edilmektedir.
Şimdi bu yöntemleri tek tek
inceleyelim. İsteyenler bu işi yapanların
sitelerine de bakabilirler bu yöntemcilerin.
Uykuda öğrenme: Bir kere uyku
modu insan hayatında yarı ölüm denebilecek bir
evredir. Yani bilinç normal hayattaki haline göre
iptal olmuş haldedir. İngilizcede bile bizim “kahvealtı”
yani “kahvaltı” dediğimiz
kavram, “breakfast” kelimesiyle
ifade bulmaktadır. Bunu “break” ve “fast” olarak
ayırırsak“fasting” İngilizcede “oruç
tutmak” demektir. “Break fast” ise “oruç
açmak”demektir. Elbette ki bizim ki gibi
veya en azından Yahudilerdeki gibi değil ama bir
nevi oruç açmaktır. Yani en az 8 saatlik bir yarı
ölüm halinden sonra uyanıp yemek yemektir. Uykuda
bütün faaliyetler durmuş haldeyken öğrenme gibi
tamamen bilinç isteyen bir eylem nasıl olur da
olabilir?
Ve nasıl olur da güya uykuda verilen bilgi
bilinçaltından çekilip uyanık haldeyken
fonksiyonel olarak kullanılabilir. O zaman herkes
tıp mühendislik hukuk vs kitaplarını cd lere
aktarıp uykuda öğrenip doktor avukat mühendis
olsun öyle değil mi? Sabaha kadar uyuyayım sabah
gidip anatomi sınavını geçeyim sabaha kadar
uyuyayım ve sabah gidip termodinamik dersini
geçeyim.
“Uyuyayım” derken bazıları
yazdıklarımı karmaşık buluyormuş yani uyurken aynı
zamanda sözde uyku metotçularının cdlerini
dinleyerek uyuyayım demek istiyorum. Ben bu metodu
inanın akıl almaz ve mantık dışı buluyorum.
Mantığını açıklamak isteyen veya bu yolla dil
öğrenen varsa bilmek isterim. Ve böyle yöntem
uygulayanların bırakınız dil öğretmeyi kendi ana
dilimizde bir Nasreddin hoca fıkrasını bile
anlatamayacaklarını iddia ediyorum.
Hipnozla öğrenme: Bu da
saçmalığın daniskası güya yöntemlerdendir. Zaten
bazı hipnozcuların bilgisizlikten ve cahillikten
uyuttukları kişileri uyandıramadıkları
görülmektedir. Bu da bir nevi uyku modu gibi
bilinç dışı bir konumda öğrenme gibi bilinç
isteyen bir eylemin güya yaptırılması
saçmalığıdır. Yine iddia ediyorum ki hipnozla dil
öğrettiğini iddia edenler Türkçede bir Nasreddin
hoca fıkrasını öğretsinler ben bir daha İngilizce
kelimesini ağzıma almayacağım.
Hafıza teknikleri: Hafıza
teknikleri ülkemizde 2000 yılından sonra türemeye
başlayan bazı fırsatçıların saçmalıklarından başka
birşey değildir. Hafıza çivileri varmış ve çivi
çakarak insanları tedavi etmekten dil öğretmeye
kadar yelpazesi maşaallah çok geniş olan
faaliyetler yapıyorlarmış. Dünya hafıza şampiyonu
olmak ayrı şey ki bu kişisel bir başarıdır herkesi
bu hale getirmek ayrıdır. Örneğin bu yöntemle “chasm”
yazılan ve Türkçede artikülasyon olarak ”kezım”
diye telaffuz edilecek bir kelime şöyle
öğretilmekteymiş: Kazım diye biri bir gün yolda
giderken ayağı yoldaki bir yarığa takılır ve
ayağını burkar. hmmmm evet demekki “kezım” yani
“kazım” telaffuzuna sahip olan kelime “yarık”tır.
Şimdi İngilizce bir kelime için Türkçede kaç
kelime heba edildi bakalım. Tam 15 kelime evet bir
kelime için 15 kelime.
Peki her İngilizce kelime için Türkçede bu
kadar kelime telef edersek nasıl kelime
öğrenebiliriz? Ve asıl sorun diyelim ki bu yöntem
faydalı olsun kaç kişi bir kelime için 15-20
kelimelik cümleler kurup sadece tek kelimeyi
öğrenme gayretine girer? Bir an için hafıza
tekniği olduğunu düşünelim ve bunun dil
öğrettiğini düşünelim. O zaman bu işi yıllardır
yapanlar sizce dünyada genel geçer olan tüm
dilleri öğrenemez miydi? Ben bu yöntemin
savunucusu olsam örneğin 20 senemi versem bu
yönteme her yıl bir dili öğrenirdim. Oysa ben bu
kişİlerin İngilizceyi bile ancak bildiklerini
düşünüyorum.
Kelime öğrenmenin tek yolu literatür
taramaktır. Lütfen düşünün ülkemiz dahil
dünyanın her ülkesinde herkes ülkelerinin milli
eğitim potasına göre lise son sınıfa kadar aynı
dil potasından çıkmaktadır. Ülkemizde de herkes
lise son sınıfa kadar aynı Türkçeye hakimdir ve
üniversiteye girince 6 sene sonra terimlere aşina
olarak doktor 4 sene sonra avukat 4 sene sonra
mühendis vs olmaktadır. Hangi lise öğrencisi
lisedeyken mekanik termodinamik envanter bilanço
anatomi bilgisine sahiptir? O yüzden ne kadar
okursak dilde o kadar ilerleriz sürekli literatür
taramak gereklidir.
Hele dilciler için bile başkalarının okumadığı
hatta kendi anadillerinde okumadıkları konularda
bile literatür taramaları gereklidir.
Bazı kuruluşlarda olduğu gibi öğrencilerin
ceplerine kağıt doldurtup dalga geçer gibi içinde
güya kelime yazan kağıtları derste birbirine
attırarak kelime öğretilebilir mi? Kelime kartları
ne demektir? İnsanları önce okumaktan soğutup
sözlükle haşır neşir olmaktan soğutup birtakım
saçmalıklarla kelime öğretme hokkabazlığının
nesnesi yapmak günah ve ayıp değil midir?
Kendine dilci diyen bazıları bile ben neden
tıpla ilgili okumak zorundayım diyorsa söylenecek
söz kalmamıştır.
Ben yirmi yıldır bir dil müfredatı uyguluyorum
sürekli güncel olan kelime ve terimlerle donanımlı
bu müfredat. Şimdiye kadar 4000(dörtbin) e yakın
öğrencisi olmuş bir müfredattır. Sadece ben
olduğum için bu kadar ancak olabilmiştir. Bazıları
çıkıp bunun da hesabını yapmak isteyebilir. Şu
anda 300 öğrencim vardır. Bırakın tek kişinin
hoca olduğu bir kurumu acaba kaç dersanenin bu
kadar öğrencisi vardır? Benim bu anlamda 20 sene
önce ders verdiğim öğrencimin bile kayıtları
devamlılığı devamsızlığı aldığı puanlar verdiği
raporları vs durmaktadır. Ben üç şey istiyorum
katılımcıdan birincisi derslere devamlılık sanırım
hakkımdır ikincisi ders raporları insanda kısa ve
uzun süreli hafıza vardır. Sadece derse girmek
kısa süreli hafızaya almanızı sağlar tekrar edip
uzun süreli hafızaya almanız gerekmektedir. Bu
yüzden biz katılımcıdan her dersin raporunu bir
sonraki ders isteriz. Üçüncüsü biz her aşamada
performans değerlemesi (bazıları değerlendirmesi
diyor) yapıyoruz. Bunun için quiz dediğimiz 50-80
tane arasında her konudan sonra küçük sınavlar
yapıyoruz ve bu sınavlarda geçme notu 85 tir.
Yani bitiren herkes İngilizceyi 85 ortalamayla
bitirmektedir. Ondan sonra girecekleri bir dil
sınavından en az 70 almak devede kulak memesi bile
değildir bırakın kulak olmayı. Bu anlamda
Türkiyedeki dil programı veren ve bir sınavda 70
vaadeden bazı yerlerin kendi sınavlarında
öğrenciyi, hangi notla geçtiğinde o konuda
başarılı kabul ettiklerini araştırın lütfen.
Ben genel pedagojik yöntemlerden tam öğrenme
kuramını dil öğretimi yöntemlerinden çeviri artı
bilişsel yöntemini karşılaştırmalı dil bilim
kuramlarına göre uyguluyorum bu yıllardır böyle.
Şimdi benim teklifim şu; madem
ki bu olay yani İngilizce kangren olmuş sorunu bir
olgu, artık o zaman uzmanların ve noterin
huzurunda sadece Türkçe bilen hayatında İngilizce
görmemiş 12 şer kişilik gruplara, seçilecek bir
derslik ortamında bir binada uzmanların da
kontrolünde 8 ay boyunca ders verilsin. Ve bu
dersleri Türkiyede kendine güvenen tüm yöntem
sahipleri tüm kurumlar katılımlarıyla hem de kendi
yöntemlerinin de bir teyidi, onayı olacak şekilde
versinler. Ve 8 ay sonunda her yöntem ve müfredat
vs sahibinin grubu dünyada herhangi bir dil
sınavına veya konuşma okuma anlama ve yazma
düzeylerinde her türlü sınamaya tabii tutulsun. Ve
ülkemiz için gerçekten en iyi yöntem seçilsin
diğerleri tarihe geçip yerlerini alsınlar.
Benim bir hayalim var lisede sene sonunda
öğrenciler hani ders yılı sonu çalışmaları
yaparlar ya hani bazıları bilim deneyi yapar
icatlar yapar halı örer başka işler yaparlar ve
bunlar sergilenir. Hayalim şu; bir dil müfredatı
düşünün ki lisede seçmeli ders olarak verildiğinde
bu dersi alan bir öğrenci örneğin Ayşe isimli bir
öğrenci 400 sayfalık bir tıp kitabını çevirmiş.
Ali isimli bir öğrenci 350 sayfalık bir sosyoloji
kitabını çevirmiş. Ahmet isimli bir öğrenci Kpds
sınavına sokulup daha lisedeyken 80 almış ve sonuç
kağıdını sergiliyor.
Bir Türkiye vatandaşı için İngilizcenin
hayatının amacı değil başka amaçları için araç
olacağı bir ülke hayal ediyorum. Lütfen yukarıdaki
teklifimi halkın desteğiyle de isteyen her kurumun
ve kişinin kabul edip kendi insanına bir fayda
olsun diye bu yarışmaya katılmayı kabul etmesini
istiyorum ne kaybederker ki öyle değil mi? Şimdi
bazıları çıkıp hangi zan olduğu belli olmayan
tavırlarıyla reklam mı yapıyorsun? yazacaktır
hayır reklam yapmıyorum ihtiyacım da yok veya bir
an için bu olayı reklam diye düşünsek de asıl
düşünülecek olan sadece benim için mi herkes için
bir reklam olamayacak mıdır? Ayrıca iyi bir
sistemin reklamının yapılıp halka tanıtılması iyi
olmayanların ayıklanması ne kadar kötüdür ki.
Türkçeden İngilizceye cümle kurmak İngilizce
konuşmak İngilizce yazmak demektir. İngilizce o
kadar kolay bir dildir ki aklınıza gelen her şeyin
İngilizcesini hemen kurabilirsiniz ve buna önce
kelime sonra kelime grubu ve en son da cümle
düzeyinde başlarsanız ve böyle devam ederseniz
karşınıza gelen herkesle her konuda İngilizce
konuşursunuz. Yeter ki kafanızda oluşturduğunuz
fikri hangi cümle yapısına plase edeceğinizi veya
yerleştireceğinizi bilin.
Bizler kafaları tamamen boş İngiliz çocukları
değiliz. Yıllardır kafasında dil merkezi soyut
somut her şeyi Türkçe dilinde kodlamış her şeyin
karşılığının Türkçede yer aldığı insanlarız. O
yüzden soyut somut bir obje veya kavram
düşünüldüğünde aklımıza hangi dilde kodlandıysa o
dildeki kelime karşılığıyla gelir. Düşünmek budur.
Düşünme süreci budur işlemesi budur.
Ben burada objektif kriterlere dayalı savlar
ortaya atarken bazıları çıkıp kafayı bir cümleye
takmakta ve okuyanları da olaydan
uzaklaştırmaktadır. Madem ki bu iş sistem işi ve
ben hatalıyım o zaman neden kamuoyu önünde her şey
ortaya çıksın haklı haksız tabiri caizse dürüst
olan olmayan ortaya çıksın diye sadece ben uğraş
veriyorum.
Geçende internete filtre konusunda sokaktaki
vatandaşla görüşme yapılıyor tv kanallarında. Bir
üniversite öğrencisi aynen şöyle bir cümle kurdu;
“Biz her şeyi internetten öğreniyoruz. İnternet
olmazsa çok kötü olur yani ne yapacağız kitap mı
okumak zorunda kalacağız?!!!” bu çok acınası bir
durumdur.
Dil öğrenmek zihni faaliyetleri de geliştiren
bir aktivitedir. Aklınıza gelen her fikri
İngilizce dilinde kurmak istemez misiniz?
Bir yabancıyla tanışmanın ötesine geçip her
konuda konuşmak istemez misiniz? Her konuda okuyup
anlamak istemez misiniz?
İngilizce yazılmış bir kitaptan belkide
Türkçede öğrenemediğiniz katlı integraller
fonksiyon konusu genetikle ilgili bir konu
muhasebe bilgisi kazak örme teknikleri en
basitinden bir aletin nasıl çalıştırıldığıyla
ilgili kullanım kılavuzunu okuyarak ne kadar basit
ve anlaşılır anlatıldığını görebilirsiniz.
Türkçeyi bile İngilizce yazılmış bir kitaptan daha
iyi öğrenirsiniz.
Maalesef bu böyledir. Amerikalılara Türkçe
öğretmek yazılmış bir kitap geçti elime.
Türkiye’de pek kimsede yoktur ama ben herkese
dağıtıyorum. İnanır mısınız kitap İngilizce ama
okurken tam tersini düşünün Pandoranın kutusu
gibi. Bir kere adamlar bizden iyi Türkçe
biliyorlar ikincisi İngilizcede Türkiye’de ne
kadar yanlış bilgi aktarımı olduğunu bu kitapta
daha iyi görebiliyorsunuz. Bazıları buna da itiraz
edeceklerdir ama görünen köy kılavuz istemez.
İngilizcede çeviriye ilk başlayanlar için her
satırbaşında karşısına bilmediği kelime gelmesi
insanı olaya karşı soğutur. Şöyle basit bir yöntem
izleyebilirsiniz.
Örneğin diyelim ki bugün 10 sayfa okuyacağım
diyorsunuz. Önce bu 10 sayfadaki bilmediğiniz
kelimeleri çıkarın sonra kelimelerin anlamlarını
bulun.
En son da bir elinizde kelimeler bir elinizde
metin Türkçe okur gibi okursunuz. Siz aynı
literatürde 500 sayfaya yaklaştıkça bilmediğiniz
kelime sayısı sayfada 1 kelimeye 1000 sayfaya
yaklaştıkça aynı literatürde bilmediğiniz kelime
sayısı 5 sayfada 1 kelimeye 5000 sayfayı geçince
10 sayfada 1 kelimeye düşer. Ne kadar bu şekilde
literatür tararsanız her literatür için 5000 sayfa
sonra bilmediğiniz kelime sayısı 10 sayfada 1
kelimeye düşer. Çünkü dünyada her literatürde
kelimeler %90 tekrarlı %10 tekrarsızdır. Bu,
uygulamada şu demektir; Eğer ben 1000 sayfalık bir
İngilizce tıp kitabının ilk 100 sayfasını sözlükle
okursam kalan 900 sayfayı çok rahat okurum
demektir. Çünkü bilimsel olarak 1000 sayfalık
herhangi bir literatürdeki bir kitabın ilk 100
sayfasında kalan 900 sayfada geçen kelime ve
terimlerin % 90 ı geçer demektir.
O yüzden bol bol okuyunuz. Dili yaşamak gerek
diyenlere hangi ülkeye gidip ne kadar
yaşadıklarını ve yanlarında bir Türke yapışmadan
mı yaşayıp yaşamadıklarını sorunuz. Dil okuyarak
gelişir. Türkiyedeki İngilizce formasyonlu ve bunu
meslek olarak yapanların yüzde doksanı yurtdışı
görmemiştir. Görenler de gittikleri ülkede uçaktan
iner inmez gidip bir Türke yapışmış aylarca
Türklerin içinde yaşamıştır. Gerçek bu iken daha
fazla saçmalamanın anlamı yoktur.
Bu ülkede büyük bir İngilizce öğretememe ve
sistem çöplüğü olma sorunu vardır. Ben teklifimi
bir daha tekrarlıyorum 12 şer kişilik ve
hayatlarında İngilizce öğrenememiş veya bilmeyen
kişilerden oluşacak gruplara 8 ay boyunca ders
verilsin.
Bu 8 ay benim için 100 saattir isteyen istediği
kadar versin isterse her gün 4 saat versinler fark
etmez. Veya 100 saati ne kadar ay olarak sürede
isterlerse verelim öyle değil mi? Şimdi bu yazı
çıkar çıkmaz bazı karşı çıkar sahipleri 8 ayı veya
100 saati de dillerine dolarlar.
8 ay sonra veya süre neyse artık bitince her
gruptan öğrenciler oluşturulacak uzmanlar kurulu
önünde her türlü sınava tabii tutulsun veya
dünyadaki herhangi bir dil sınavına veya
sınavlarına sokulsun. Ve hangi müfredat tam
başarıyı elde ediyor görelim lütfen.
Şimdiye kadar gerçekleşen şudur şimdiye kadar
10 sene dersanelerde ders görmüş olanları da dahil
dille ilgili birçok üniversitede okumuş olanları
da dahil olmak üzere benim sıfırdan başlayan 100
saatlik müfredatımın ilk 7 saatinin sınavını kimse
geçememiştir.
Bazı kurumlar benim seminerlerime casus
gözlemci olarak hocalarını yollamışlar hiçbiri bu
sınavları geçememiş hatta ismini vermeyeyim. Bazı
kuruluşların hocaları durumu itiraf edip
müfredatımın öğrencisi olmuştur.
Benim asla bir kıskançlığım yoktur. Allah
oldurmasın da amacım hocaların da yetiştirilip bu
ülkedeki insanların ömürlerinin İngilizce
öğrenmekle geçmesini engellemektir.
Bu müfredatın liselerde az bir krediyle ki,
zaten zevkli bir müfredattır, verilerek lise sonda
bu işin bitirilmesi herkesin işine bakmasıdır. Her
türlü platformda bu müfredat hiç İngilizce
bilmeyenlerden oluşacak bir grubu en ileri düzey
dahil en tepe noktaya ulaştırmaktadır. Bu yazıyı
okuyan güya muhatapların laf salatasını bırakıp
derhal grupların kurulmasını ve milli eğitim
camiasının da davet edilip sis perdesinin
kalkmasına katkıda bulunmalarını rica ediyorum.
Mustafa Özay – Haber 7
İngilizce neden kolaydır izah edeyim
İngilizce neden kolaydır -2
İngilizcenin neden kolay olduğunu; ülkemizde
doğru bilinen yanlışlar da diyebileceğimiz
birtakım tabiri caizse hurafelerle, dilbilimsel
olarak morfoloji, semantik, sentaks, fonoloji ve
retorik özellikler açısından da maddeler halinde
bir karşılaştırmalar manzumesi yaparak, daha güzel
ve herkesin baktığının aksine tarafsız bakarak bir
daha ispat edelim…
Serinin ilk yazısında pazar günü bazı katkı
severler tarafından faydalı olduğunu düşündüğüm ek
bilgiler verilmiş. Bir tanesinde; İngilizcedeki
make cook, do work ve take a bath şeklindeki
ifadeleri verip, sayın okuyucu demiş ki; “Senim
verdiğim İngilizce, İngilizce değil. Dilin
mantığını anlamak için o dilde düşünmek lazım!”
Hmmm! Demek ki bana verdiği örnekleri, make
cook, do work ve take a bath gibi kendisi kitaptan
almamış ve İngilizce düşünerek fark etmiş! Hani
eskiden düşünmek için gidilen çilehaneler varmış.
O misal kendisi de bir aydınlanma şeklinde fark
etmiş olacak!
Oysa idioms sözlüğünü açsa (hatta ona bile
gerek yok çünkü basit bir sözlükten anlamını
bulacağı kelimelerdir bunlar ) eminim o da
sözlükten bulur bu sözleri. Ama karşısındakini
zorlayacak ya, aman demek lazım!
Oysa “tümevarım” denen yöntemi
bırakın bilmeyi belki de adını bile duymamıştır.
Bu yöntem kelimeleri ezberlemek yerine bir çok
anlam oluşturmak için yapabileceğiniz basit
yöntemlerdendir ve etkili yöntemlerdendir.
Örneğin “get” fiili! Yanına herhangi bir
sıfatı normal veya ortaç formunda alırsa o sıfatın
da anlam olarak katıldığı toplamda bir fiil
oluşturur. Örneğin “wet” “ıslak” demektir! Ama
“get wet” “ıslanmak” veya “married” “evli”
demektir. “Get married” ise “evlenmek” gibi.
Ben bunları da öğretiyorum, ezberletmiyorum!
Nasıl kolay değil mi?
Ülkemizde kötü alışkanlık olmuş noktalardan
biri de İngilizcede bir kelimenin anlamını
bilmenin o kelimeyi İngilizce veya İngilizce
dilinde düşünmek olarak algılama saçmalığıdır.
Kişi birkaç kelime öğrenir ve hocası olan
İngiliz istedi diye İngilizce düşünmeye başlar!
İngilizce konuşmak ayrı şeydir, İngilizce
düşünmek ayrı şeydir!
Bildiğiniz kelime kadar İngilizce düşünüyor,
bilmedikleriniz için Türkçe düşünüyorsanız
üzgünüm! Ben sadece üzgünüm ama işi bilenler size
en uygun şekilde güler haberiniz olsun.
Canlı yayına davet ettiğim ve “İngilizce
düşündüğünü ispat etmesi halinde mübarek Ramazanın
yüzü suyu hürmetine, kendisi sayesinde 12 fakir
öğrenciye ücretsiz 8 ay boyunca dil kursu
vereceğim” dediğim sözde İngilizce
düşünen Türk vatandaşlarından hâlâ ses seda
çıkmaması manidardır…
Ama ben sözümde duracağım ve haber7.com’un
belirleyeceği 12 fakir öğrenciye söz verdiğim gibi
eylülde açılacak sezonda farklı gruplarda ücret
almadan 8 ay kurs vereceğim. Bizde laf ağızdan
çıktıktan sonra esiri olunacak bir olgudur.
Bazılarının atıp tuttuğu gibi değildir.
Ülkemizde bazı yerlerde avam bir söz vardır,
“nasıl alıştırırsan öyle gider” diye.
Öyle bir ülke düşünün ki üniversiteyi
kazanan öğrenciler, okula kayıt yaptırdıktan sonra
hemen gidip bir dil kursuna kayıt oluyor!
Birinci sınıf bitiyor, 2.sınıfa geçiyor yine
kursa kayıt yaptırıyor!
3. sınıfta yine yabancı dil kursu arıyor…
Ve 4.sınıfta da yine İngilizce kursuna
gidiyor…
Muhtemelen her gittiği kursta, (çünkü çorap
değiştirir gibi kurs değiştiriliyor) hemen
kendisine 50 soruluk uyduruk bir boşluk doldurma
sınavı veriliyor. “I go to İstanbul”
u doğru doldurursa 3. Kurdan, “I went to
İstanbul”u doğru doldurursa 5. kurdan
başlıyor…
Ben üniversitede okurken bazı arkadaşlar
İngilizce kursuna gidiyordu ve “36 tane
kur var” diyorlardı. Sanırım 8’e kadar
düşürmüşler..
Düşünsenize, “ben 18. Kurdayım”
veya “İngilizcenin yüzde 18.75 ini
biliyorum” demek ne kadar tuhaf değil mi?
Peki, kimse düşünmüyor mu, “benim
hayatım İngilizce kursuna gitmekle mi geçecek”
diye?
Bütün dünyada bir dili bilmek demek,
o dilde yazmak ve okumak demek iken neden bizde
marifetmiş gibi hâlâ konuşmak denir? Anlayabilmiş
değilim!
Aslında anlıyorum ama o kadar anlatmama rağmen
yorumlarda hâlâ “sen yanlış biliyorsun,
asıl olan konuşmaktır” denmesi de bana
manidar geliyor.
Bilimsel olarak da eklemek gerekirse, insanın
ağzında zaten dil olduğu (yani fiziksel olarak dil
olduğu) kabul edildiği için “engelliler
dışındaki insanlar; eğer kuramsal ve formal olarak
da öğrenmişse zaten konuşur” dendiği için
konuşmak zaten doğal kabul edilir. Dili bilmek
denince ise öncelikle okur yazarlık kriter olarak
istenir.
Bir sonraki yazımızda yani sesletim, telaffuz,
artikülasyon, aksan vs vs karmaşasına değineceğim…
Saygılar
Mustafa Özay – Haber 7
İngilizce’de aksan ve teolojik müfredat
İngilizce neden kolaydır – 4
Geçen hafta Çarşamba yazımıza kaldığımız yerden
devam edersek;
Gelelim fonoloji yani sesletim, telaffuz,
artikülasyon, aksan vs vs karmaşasına. Eskiden ama
15-18 sene önce falan ismi lazım değil bir
İngilizce kursuna daha önce gitmiş olan birkaç
kişi, bana, “İngiliz gibi telaffuz
yapamayacaklarsa İngilizce öğrenmenin
anlamsızlığından” kendilerine bahsedildiğini
söylemişti. “Vay canına!” demiştim. Bunu
başkalarından da duymuştum.
Buna göre bu şu demektir.
Ülkemizde İstanbul Türkçesi konuşmayan (- tabii
İstanbul Türkçesiyle demek istediğimi yaşlarından
dolayı kaç kişi anlar bilmem ama – o zaman asla
İngiliz gibi telaffuz edemeyeceği için < zaten
edemezsiniz de!>) İngilizce öğrenmesin diye bir
söylem çıkar.
Tabii İstanbul Türkçesine gelirsek; artık öyle
bir şey yok ama olsa bile bu çok saçma sapan bir
söylemdir! Bu yüzden çoğu kursta; işin özünden
vazgeçip, ağızları burunları şekilden şekle
sokarak(sanki ses sanatçısı olacaklar da şan dersi
alıyorlar gibi) insanlarla kafa bulunulmaktadır.
Bakın kendi ülkesinde ne olduğunu, ne iş
yaptığını bilmediğim bir kurumun İngiliz hocası,
“siz sadece tanışın biraz 5-6 kelimelik cümleler
kurun biraz da kurulanı anlayın yeter” demişti.
Ben de ona ne dediğimi iki hafta önce çarşamba
günkü yazımda ifade etmiştim.
Telaffuz ile aksan farklı şeylerdir. Siz bir
dili ana diliniz de dahil belli şekilde telaffuz
edersiniz ama eğer aksanınız varsa o aksan bu
telaffuza eklenir. Ülkemiz bu konuda maşaallah
diyeceğimiz güzel bir örnektir. Kuzeyi, güneyi,
doğusu, batısı Türkçeyi telaffuz eder, hemen her
kesimin kendi aksanı vardır ama hepimiz diğerinin
ne dediğini anlarız. Hatta Türkî cumhuriyetlerde
yaşayanların Türkçelerini bile anlarız… Önemli
olan Türkçe konuşmak…
İngilizce de İngiltere’de ve Amerika’da hatta
bırakın ülke çapında aynı olmayı şehirden şehire
ve mahalleden mahalleye farklılaşır.
Deyim ve ibaresel kullanımları insanların önüne
dil bilmek veya İngilizce düşünmek diye atan
zihniyete ne desek yeridir.
Yani biz şunu mu istiyoruz? Önümüze gelenle 5
dakika tanışalım, Yerebatan Sarnıcını sorana yolu
tarif edip, başımız önde ortadan kaybolalım!”.
Sentaks olarak bakarsak yani söz dizimi ve
cümle yapısı olarak da bakarsak İngilizce
gerçekten amiyane tabiriyle çok serbest takılan
bir dildir.
Örneğin “there is a book on the table”
diyebileceğiniz gibi “on the table is a book” da
diyebilirsiniz.
“I saw my friend yesterday” diyebileceğiniz
gibi “my friend ı saw yesterday” de diyebilirsiniz
veya kelime grubu olarak “many books” demek yerine
“many a book” da diyebilirsiniz.
Özellikle teoloji yani dini terimlerle ilgili
İngilizce literatürü bu konuda çok önemlidir.
Diyanet yetkilileriyle yaptığımız birkaç görüşmede
en yakınılan nokta şuydu; “Her sene yurt dışına
500-600 kişi gönderiyoruz ama gidenler ya Türklere
ya Araplara vaaz veriyor” diyorlar. Onlar zaten
dini İslamı biliyor. Önemli olan bir Almana bir
İngiliz’e halktan bir yabancıya İslam’ı
anlatabiliyor muyuz mesele bu”
Teoloji terimlerine dayalı İngilizce müfredat
olsa ve bitiren kişi sadece İngilizceyi öğrenmekle
kalmasa ayrıca gidip bulunduğu ortamlarda İslam’ı,
Kuran’ı, Hadisleri vs.. bir yabancıya anlatsa iyi
olmaz mı?
Örneğin; Fatiha suresinin 4. ve 5. ayetinin
İngilizcesi “4- the master of the day of judgment”
ve “5- you alone do we worship and from you alone
do we seek help” Evet bu ayetlerden 4. Ayeti
sadece 7 saat 5.Ayeti ise 13 saatte kurmayı
öğretecek bir teoloji müfredatı inşaallah.
Evet bizi izlemeye devam edin derim.
İnşaallah seneye bu zaman dünyadaki ilk teoloji
terimlerine dayalı İngilizce müfredatı hazır olmuş
olacak.
Mustafa Özay – Haber 7
Kunta Kinte’nin suçu neydi?
Bugünkü yazımıza pazar günkü yazımızın devamı
ve onunla ilgili açıklamalarla başlamak istiyorum.
Daha önceki yazıları okuyanların bildiği gibi
sadece objektif temellere dayalı tamamen fikir
bazlı, kişilerle uğraşmayan teorik noktalarla
destekli, ve hem kendi yaşadığımız hem de bize
doğrudan olayları yaşayıp anlatanların
şahitlikleriyle aktarılan olaylarla yazılarımızı
derliyoruz.
Dilde determinizme dayalı retorik demek
nedenselliği, size aktarılan ve gönderme yapılan
söylemlerde yakalayıp yani sebep sonuç
ilişkilerini kurup anlayarak kullanmak ve anlamak
anlaşılmak demektir.
Yazı başlığı bir dilin kolaylığı olunca ve
anlattığınız dilin tarihiyle ilgili az kişinin
bildiği bir noktayı vurguladığınız zaman okuyan
kişiden beklentiniz elbette ki anlamasıdır.
İngilizcenin bahsettiğimiz gibi dünya üzerinde
birçok halkın dili olmasının sebebi elbette ki
kolaylığıdır.
Siz hiç Müslüman olup resmi dili Almanca veya
Fransızca veya Rusça veya Çince olan veya deri
rengi kızıl, siyah sarı vs olup İspanyolca,
Flamanca, diğer bir Belçika dilinde veya İsveççe
vs. olan bir insan gördünüz mü?
Ama İngilizceyi dil olarak veya resmi dili
olarak veya ana dili olarak benimsemiş bu
saydığımız renk, ırk, soy, cins, dinden birçok
insan vardır dünyada. Bunun sebebi de
İngilizcenin kolay bir dil olmasındandır!
Birisi şöyle yazmış; Şu anki yabancı dil
eğitiminde temel felsefe ‘teaching the target
language by using it, not to use it.’ yani hedef
dili kullanmak için değil ama kullanarak öğretmek
gerekirmiş. İşte ana dili farklı olduğu halde
Fransızca konuşan bir Arap’ı İngilizce konuşan bir
Afgan’ı yemeye ekmeği olmayan ama ana dili farklı
olduğu halde İngilizce, Fransızca veya
İspanyolcayı ana dili benimsemiş benliğini yitiren
bir milleti yaratma şeklidir bu!
Köle böyle yaratılır! Sadece kamçıyla ve
sopayla değil.
Peki, Türkiye’de İngilizce kullanarak nasıl
öğretilir? Gelin kafa yoralım biraz.
Bir dili kullanmak demek günlük konuşmalarını,
pazar alışverişini, iş aile, sosyal çevre ve resmi
iş diyaloglarını o dilde yapmak demek değil midir?
Hanginiz bu ülkede İngilizce bir kilo domates
satın aldı? Ben almadım! Hanginiz bir futbol
maçını İngilizce anlattı? Ben anlatmadım! Hanginiz
arkadaşının çocuğunun sünnetinde altın takarken
birkaç güzel cümleyi İngilizce kurdu? Ben
kurmadım!
Aslında kimse kurmadı ama kraldan çok kralcı
olanlar hala saçmalamaya devam ediyor.
Fakat kullanmak için dili öğrenmek, işte bu
önemli! Bir üniversite tezini İngilizce yazmak,
yaptığı bir buluşu İngilizce yayınlamak, İngilizce
literatür tarayıp karşılaştığı yabancılarla
tanışmaktan öteye gitmek… Evet, işte amacımız
budur.
Bir milleti asimile etmenin tek işareti
dilinden etmektir. Dilinden yoksun bırakmaktır.
Ülkemizi İngilizce konuşulan resmi dili
İngilizce olan doğan insanların ana dillerini
unuttukları İngilizce konuşup yazıp İngilizce rüya
görür hale getirme politikasının saçma gerekçeli
saçma sistemleridir dayatılmaya çalışılan
saçmalıklar.
Siz hiç çekik gözlü İngiliz gördünüz mü? Ya da
siyah tenli İngiliz veya kızıl derili İngiliz ama
İngilizceyi ana, resmi veya kullandığı dil olarak
benimseyenleri vardır. Rengi, ırkı, dini farklı
olsa da!
Son olarak teorik temellere dayalı söylemler
oluşturamayanlar klasik olduğu gibi benim
üzerimden söylemler üretmeye devam ediyorlar. Ben
buna gülüp geçiyorum. Çünkü fikir olay ve insan
faktörleri içinden sadece insana dayalı fikir
yürütenler hakkında felsefe tarihi ne der herkes
bilir, benim için kendini beğenmişlik yaftası
vurmaya gelince, inanın dünyada herhalde en son
yakıştırılması yapılacak insanlardanım bu anlamda
ve bilen biliyor…
Mustafa Özay – Haber 7
Bir konuyu İngilizce nasıl anlatabiliriz?
Ülkemizde İngilizce konusunda en fazla su
götüren tartışma konusu konuşmak söz konusu
olduğunda ortaya çıkarılmaktadır.
Bakın “çıkmaktadır” değil “çıkarılmaktadır.”
Şimdi dil kelimesinin altını çizersek; her dil
için aynı olduğundan, öncelikle bir dilde konuşmak
için (konumuzsa İngilizce olduğu için İngilizce
konuşmak için) elimizde olması gereken alet,
edevat, araç veya enstrümanlar nedir onlara
bakalım:
1- Allah vergisi olan fiziksel bir dile
ağzımızda sahip olmak.
2- Yine Allah’ın toplumda az kişiye verdiği ve
toplumsal vicdanın oluşumunu sağlayan noktalardan
olan dil anlamında bir özre sahip olmamak tabiri
caizse dilsiz olmamak.
3- Yine Allah vergisi bir beyne sahip olmak.
Şimdi nasıl konuşuyoruz ona bakalım.
Öncelikle kafamızda, bulunduğumuz ortama, yere,
zamana, karşımızdaki kişi veya kişilere vs göre
bir fikir oluşur. O fikir oluşurken oluşum
elementlerini meydana getiren; soyut, somut tüm
’şeyler’ kafamızda ilk kodlandıkları dilde (yani
anadilimizde) karşılıklarını bulur. İletişim de
cümle kurmakla gerçekleştiği için, beynin cümle
formatına uygun bölgesine belirli bir cümle
yapılarından birine yerleştirilerek çıkarılır.
Sonra beynin ilgili bölgesinde karşı dildeki aynı
cümle yapısına yerleştirilir. En son olarak da
beynimizin gırtlak, ağız, ses telleri ve
benzerlerinden oluşan sistemi harekete geçirir.
Böylece fikrin karşı dildeki sesli iletişim hali
gerçekleştirilir.
Sadece bu olayı anlatmak bile bazılarına “Neden
olayın fiziksel oluşumunu anlatıyorsun ki biz hâlâ
neden konuşamıyoruz sorusuna cevap bekliyoruz”
dedirtebilir. İnanın, konuşmak için tabiri caizse
verilecek gaz veya motivasyon sadece bu bilgiden
ibarettir.
Konuşmada telaffuz aksan kelime terim bilgisi
asla ilk planda değildir. Bunlar her zaman arka
sıralarda yer alır. Bir de asıl önemli nokta, bir
konuda konuşmak için sadece dil bilmenin
yetmediğinin ve Allah’ın “zaten size ağız verdim,
hadi konuşun” demesinin de yeterli olmadığının
görülmesi gerektiğidir.
İngilizce bir konuda konuşmak için; İngilizceyi
bilmek, İngilizce o konu hakkında literatür
taramak ve Türkçe o konuya hakim olmak gerekir.
Bazen soruyorlar; “Program bitince İngilizce
her konuda konuşabilir miyiz?” diye. Ben “Türkçe
her konuda konuşabiliyor musunuz?” diye cevap
veriyorum bu soruya. Öyle değil mi? Eğer Türkçe
her konuda konuşabilirsiniz kelimeleri öğrenerek
İngilizce her konuda konuşursunuz ama Türkçede o
konuyla ilgili mutlaka okuma yapmış olamanız
gerekir.
Geçenlerde Ege, Akdeniz kıyı şeridini kapsayan,
organik tarımla ilgili, şirket bazlı bir seminer
çalışmasına davet edildim. Her gün seminer bitince
verilen araçlarla yanlarına refakat ettiğimiz
yabancı konuklara ören yerlerini tarihi yerleri
gezdirip anlatıyoruz. Yakın olduğumuz alanlarda
Xanthos ve Letoon isimli 2 yer daha var. Bana bir
gün de bu ikisini ve 3 Fransız konuğu verdiler.
Tabii boş verin Fransız’ı, yanımda Türk de olsa
Letoon veya Xanthos’un tarihini anlatamazdım,
çünkü bilmiyordum. Geziye çıkmadan bir gün önce,
bu iki yerin internette Türkçe sitelerde
tarihlerini okudum ve bilmediğim kelimelere
baktım. Ertesi gün iki yerin de tarihini
yanımdakilere anlattım. Oraya 12-15 kişilik bir
grupla gelen bir rehber, cümleleri salladığı için
yanındaki İngilizler beni dinlemeye başladılar.
Sonra rehber de benim cümlelerden kopya alıp
yanındakilere anlattı.
Ben Malazgirt savaşını anlatırım siz de
anlatırsınız. İngilizlerin de anlaması için
yapacağınız Malazgirt savaşının Türkçesini okumak
sonra bilmediğiniz terimleri sözlükten öğrenip
İngilizce anlatmaktır.
Karşınızdaki sizin aksan telaffuz vesairenize
değil, cümleyi kurup kuramadığınıza bakar.
Evet, Türkiye’de sorunun bu kısmının tek
teşhisi ve tedavisi ve bilimsel çözümü budur.
Kalanı hurafe cadı kazanı saçmalık yutturmaca
ya da artık siz ne derseniz odur.
Mustafa Özay – Haber 7