Basında Biz

 

  •  

    Mustafa Özay’ın yazıları için www.haber7.com/egitim sitesini ziyaret edebilirsiniz.

    (Haber7.com’un röportajıdır.)

    Mevcut öğretim sistemlerine meydan okuyan ve noter garantili eğitim vaat ederek, “İngilizce bitmiştir” diyen İngilizce eğitimeni ile İngilizce öğrenme özürlü editörümüz iddiaya girdi.

    Sizce kim kazanır?

    Öyle bir İngilizce Kursu ki sadece 6 ay sürüyor. Kurs bittiğinde siz İngilizce konuşabilmenin yanı sıra çeviri de yapabiliyorsunuz. Üstelik ister tek kelime İngilizce bilmeyin, ister üst düzey İngilizce bildiğinizi iddia edin hiç fark etmiyor. Hiç İngilizceyi bilmeyen öğrenciler haftada yalnızca 4 saatlik bir eğitimle (ve yanı sıra hafta boyu yapacakları ödevlerle) 6 ayda okuma, anlama yazma ve konuşma düzeyinde ciddi bir seviyeye geliyorlar. “Boş verin bunları, bana sınavda başarı garantisi verebilir mi, o önemli” diyorsanız şaşırabilirsiniz ama o garantiyi de veriyor bu kurs.

    KPSS’DEN 70 TOEFL’DEN 300 PUAN GARANTİSİ VERİYOR

    Kursun öğretmeni 6 aylık kurs sonunda KPDS’den 70 ve üstü, TOEFL’dan ise 300 tam puan üzerinden 215 ve üstü puan alma garantisi veriyor. Çünkü zaten bu kursu bitirdiğinizde öğrendiğiniz İngilizce ile sıradan İngilizce konuşan biri değil, kelimenin tam anlamı ile İngilizce uzmanı oluyorsunuz. İngilizce öğrenmenin zorluklarını, sıkıntılarını bilenler ve bu uğurda o kurs senin, bu kurs benim gezip emek sarf edenler çok iyi anlayacak ki bu vaat adeta bir mucize gibi görünebilir pek çok insana.

    EĞİTİM DÜNYASINA MEYDAN OKUYAN ADAM

    Peki, kim bu müfredatı geliştiren ve böylesine büyük iddia ile eğitim dünyasına meydan okuyan insan? Önce onu tanıyalım isterseniz, sonda da müfredatını. Adı Mustafa Özay. İngilizce eğitmeni. İngilizce öğrenimi konusunda mevcut tüm müfredatların yanlış veya yetersiz olduğunu belirtiyor ve kendi geliştirdiği müfredatla öğrencilere haftada 4 saat eğitim vererek 6 ay sonra onları çeviri yapacak düzeyde İngilizce öğretiyor. Öğretiyor diyoruz çünkü bugüne dek öğrenemedim diyen öğrencisi yok.

    ÖĞRENCİYİ ÖNCE NOTERE GÖNDERİYOR

    Günde ortalama 200 – 250 sayfa, bugüne dek yaklaşık 250.000 sayfa çeviri yapan Özay pek çok kitabın Türkçeye çevrilmesini sağlayan isim. Üstelik matematik, TIP ve teknik sahalarda özel sözlük bilgisi gerektiren terimlerle dolu çeviriler bunlar. Özay, bu denli seri çeviri hızına kendi İngilizce yöntemini keşfettikten sonra ulaştığını söylüyor. Formel eğitimini ODTÜ Matematik Bölümünde tamamladıktan sonra iki yıl da Ankara Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı Bölümünde eğitim gören Mustafa Özay, Eskişehirli bir mütercim iken keşfettiği müfredatla İngilizce öğretimine el atıyor ve ünü kısa zamanda Türkiye sınırlarını aşıyor. Tabi akla ilk gelen soru şu: Özay’ın özel zekası bunu sağlamış olamaz mı? bu yöntem herkes üzerinde aynı derece etkili olabilir mi? Fakat, görünen o ki yöntem şu ana kadar Özay dışında uygulanan herkes üzerinde aynı şekilde etkili olmuş. Çünkü şu ana kadar kurs gören herkes İngilizce öğrenmiş. Zaten Mustafa Özay yönteminden o kadar emin ki kendisine İngilizce öğrenmek için gelen herkesi önce notere gönderiyor. Ve metnini yan tarafta gördüğünüz taahhütnameyi imzalatıyor. Noterden bu taahhütnameyi imzalamayı kabul etmeyene de ders vermiyor… Taahhütnameye göre, kurs sonunda vaad edilen puanlar alınmazsa, noter masraflarıyla birlikte kurs ücreti öğrenciye geri ödeniyor.

    ‘KUR SİSTEMİ OYALAMACA’ DİYOR

    Mustafa Özay’ın keşfedip geliştirdiği eğitim yönteminde kur yok. Mustafa Özay İngilizce eğitiminde kur sistemine kökten karşı. Kur sisteminin faydasız ve oyalamadan ibaret olduğunu savunuyor. Yani bir anlamda İngilizce kursu verenlerin öğrencilerinden daha fazla para kazanabilmek için başvurdukları bir yöntem bu, Özay’a göre. “İngilizce öğretiminin azı, çoğu, şu seviyesi, bu seviyesi olmaz” diyor Özay, kendisinin kursu haftada 4 saatle ve toplamda 6 ayla sınırlı olduğu için bu konuda rahatlıkla meydan okuyor eğitim camiasına.

    İNGİLİZCE KONUŞMAK İÇİN İNGİLİZCE DÜŞÜNMEK GEREKMİYOR

    Özay, pek çok kişinin savunduğu, “İngilizce konuşmak için İngilizce düşünmek gerek” tezine de muhalif. Ona göre Türkçe düşünmek yeterli. Hatta insan Türkçesini kurmadığı cümleyi İngilizceye çeviremez. “Benim öz dilim Türkçe, onun dışında başka bir dille düşünmem mümkün değil. Bu insanın fiziki yapısına aykırı. Ben Türkçe düşünür, onu İngilizce ile ifade ederim” diyor

    MUCİZEVİ BİR METOT DEĞİL

    Özay’ın İngilizce kursu tabi ki mucizevi bir metot değil. Bilgi öğrenciye şırınga ile verilmiyor. Ancak Türk ve İngilizcenin gramer ve cümle yapılarından yola çıkarak en kolay yoldan ve sürekli tekrar ile öğrenmeyi pekiştiren bir metot bu. Sistem, haftada 4 saatlik eğitim esnasında kursta öğretileni hafta boyu tekrarlamak ve o dersin raporunu bir sonraki hafta getirmek şeklinde işliyor. Toplam 100 saatlik müfredat ile öğrenciye 20′nin üzerinde branşta literatür taraması yaptırılarak öğrencinin 80.000 ile 100.000 civarında İngilizce kelimeye aşina olması sağlıyor. Sınavlarda geçme notu 100 puan üzerinden 85 olduğu için, zaten İngilizcenin tüm yapısal ve altyapısal özelliklerini 20 farklı branşta 100.000 kelime ve terim içeren okuma metinleriyle birlikte 85 ortalamayla bitiren kursiyerler için KPDS, TOEFL veya İngilizce yeterlilik sınavı (Proficiency) tarzı sınavlar çerez gibi kalıyor.

    YAŞAR İLİKSİZ İLE İDDİAYA GİRDİLER

    Sistemi duyunca konuya balıklama atlayan sitemizin Genel Yayın Koordinatörü Yaşar İliksiz, hemen her konuda olduğu gibi bu konuya da bilimsel şüpheyle yaklaşıyor ve ilginç bir test öneriyor. “Benim İngilizce öğrenmek için sergilediğim çabayı bir eşek sarf etse İngilizce anırırdı” der İliksiz sık sık. En çok da yarım yamalak İngilizcesi ile haberi okuyup, algılamaya çalışırken zorlandığı zamanlarda sözlüklere ve çeviri programlarına saldırıp, çaresiz kalınca, Hakan ya da Faik’ten yardım istemek zorunda kaldığında kullanır bu ağzına pelesenk olmuş cümleyi… Konuya balıklama atlamasının nedeni o çaresizliği bir daha yaşamamak istemesi hiç şüphesiz. Ve diyor ki Mustafa Bey’e, “Belki de şu ana dek öğrenim görenler ayıp olmasın. cahil görünmesin diye paralarını geri istememişlerdir. Test edelim. Ben öğrenirsem herkes öğrenir bu kesin” diyor. Bunun üzerine Mustafa Bey, meydan okumayı kabulleniyor ve editörümüzü oluşturulacak grubun içinde yer almaya çağırıyor. Bakalım 40 yaşına kadar İngilizce öğrenmek için çırpınan ama bunu başaramayan editörümüz bu kez başarılı olabilecek mi?

    ZORLANAN ÇIKMAZ MI?

    Mustafa Özay, “Şu ana dek öğrenmeyen öğreniciniz yok, peki hiç zorlanan olmadı mı?” şeklindeki sorumuzu bakın nasıl cevaplıyor: “Kursiyerler ilk geldiklerinde kafalarında kocaman bir soru işareti oluyor. Acaba öğrenebilecek miyim? Ancak sizi temin ederim şu ana dek, İngilizcenin İ’sinden haberi olmayan arkadaşlar sadece ilk 7 saat sonunda, ‘Ekonomik tabloların göstergeleriyle ilgili bulguların enflasyon endikatörü üzerindeki etkileri…’ ya da ‘Uzun insanlık tarihindeki bu gelişmelerin sonuçlarıyla ilgili araştırmalardaki hatalar..’ benzeri cümle parçacıklarını algılayabiliyor, kısa bir süre sonra da bu cümle parçacıklarından oluşan cümleleri kurmaya başlıyorlar. İlk geldiklerinde kafalarında yer alan soru ve tereddütler, heyecan ve gayrete dönüşüyor. Şu ana dek gelenler arasında Sayın İliksiz gibi yıllarca bu dili öğrenme teşebbüsünde bulunan ama başaramayan, hatta başarıp da yetersiz bulup, ilerletemeyenler de oluyor. Onlar, hiç İngilizce bilgisi olmayanların kısa sürede ulaştıkları noktaları gördüklerinde; “Biz yıllarca boşuna bu kadar çaba sarf ettik” diye hayıflanıyorlar.

    ÖĞRENMENİN YAŞI VAR MI?

    İnsanın her yaşta İngilizce öğrenebileceğini savunuyor Mustafa Özay ve buna kendisini örnek gösteriyor. Şöyle ki 30 yaşına kadar ehliyeti olmayan Özay, işe motosiklet ehliyeti alarak başlamış ve şu anda TIR sürmesini sağlayacak E sınıfı ehliyete sahip. Gereken tüm bilgileri ve araba sürme eğitimlerini, on binlerce sayfa çevirirken tamamlamış…

    SİTESİ DE İDDİALI: İNGİLİZCE BİTMİŞTİR

    Böylesine kendinden emin ve iddialı öğretim sitemine sahip Mustafa Özay’ın şöhretinin her geçen gün artması şüphesiz İngilizce Eğitimi veren kurumları endişelendiriyordur. Onlar da Mustafa Özay’ın müfredatını kullanmayı denerler mi bilinmez ama Özay sisteminden o denli emin ki eğitim faaliyetlerini duyurduğu sitesinin ismi de kendisi kadar iddialı: İngilizce bitmiştir: http://www.ingilizcebitmistir.com Konuyla ilgili geniş bilgi için siteden yararlanabilirsiniz. Siz de editörümüz Yaşar İliksiz gibi İngilizce derdinizin bitin bitmeyeceğini test eder misiniz bilinmez. Ama Yaşar iliksiz’ in İngilizce algılama özrünün giderilip giderilemeyeceğini görmek için beklemek zorundayız. Bakalım editörümüzün bu alandaki cehaleti mi yaman, Mustafa Beyin gelmiş geçmiş tüm İngilizce eğitim Müfredatlarına meydan okuyan sistemi mi? (Haber 7)

     

    Nereden çıktı bu kurs ?

    Türkiye’de yabancı dil öğrenmenin önemi mâlûm. Bu, özellikle de dünyanın ortak dili haline gelmiş ya da getirilmiş İngilizce için bilhassa geçerli. Herhangi bir şehirde bir caddede yol boyu yürüdüğümüzü düşünelim; İngilizce kursu veren bir dersane ve İngilizce eğitim kitapları olan bir kitabevi muhakkak karşımıza çıkıyor.

    Fakat, ister kabul edelim ister red, bu dili öğrenmedeki başarı(sızlığı)mız ortada. Okullarda en fazla öğretilen, kurslarda da en fazla talep gören dil, İngilizce; en çok para da, İngilizce öğrenimine akıtılıyor. Ama, şunu dememiz pekâlâ mümkün: Türkiye’de gerek Milli Eğitim gerekse özel sektör ve bireyler bazında, İngilizce ‘en çok para ve zaman harcanıp en az karşılığı alınan’ bir eğitim-öğretim konusu.

    Bunda, elbette Türkçe ile İngilizce arasındaki linguistik ve semantik farklılıkların da etkisini göz ardı edemeyiz. Zaten doğru bir algoritmik yapının eksikliğinde hazırlanan çeviri programlarının en basit cümlelerde bile nasıl çuvalladığını hepimiz biliyoruz. Google’ın yeni başlayan Türkçe çeviri hizmetini deneyin, bunu hemencecik görebilirsiniz.

    Lakin, unutmayalım, harikalar asrında yaşıyoruz. Kadim zamanların bir bilgesinin, mesela bir İbn Sina’nın hayaline bile yerleştiremeyeceği öyle âletler var ki, bugün bir ilkokul çocuğu onu elinde oyuncak diye oynuyor. Yahut bilgiye ulaşma biçiminin, elli yıl önceki durumuyla bugünü  karşılaştırdığınızda bile, nasıl muazzam bir hız farkına ulaştığımızı rahatlıkla kıyas edebiliriz. Bu, eğitim modelleri için de böyle. Ki şimdi bahsedeceğimiz haber bunun en net örneklerinden biri.

    Farkı ne bu kursun?

    Kursun diğerlerinden farkı ise, yalnızca 6 ay sürmesi. Hiç İngilizce’yi bilmeyen öğrenciler haftada yalnızca 4 saatlik bir eğitimle (ve yanı sıra hafta boyu yapacakları ödevlerle) 6 ayda okuma, anlama yazma ve konuşma düzeyinde ciddi bir seviyeye geliyorlar. Nitekim, kursun öğretmeni tarafından, bu 6 aylık kurs sonunda KPDS’den 70 ve üstü, TOEFL’dan ise 300 tam puan üzerinden 215 ve üstü puan alma garantisi veriliyor.

    Buna başta inanmak oldukça güç görünse de, kendi geliştirdiği yöntemle bu hızlı başarıyı gerçekleştiren İngilizce eğitmeni Mustafa Bey, geliştirdiği yönteme olan güvenini göstermek üzere bir taahhütname veriyor. Bu süreçte, kursa başlarken öğrenci ile öğretmen birlikte notere gidiyorlar ve İngilizce eğitmeni Mustafa Bey bir taahhütname imzalıyor. Taahhütnameye göre, kurs sonunda vaad edilen puanlar alınmazsa, noter masraflarıyla birlikte kurs ücretinin öğrenciye geri ödenmesi gerekiyor.

    Biraz aldatmacalı bir şey gibi görünmüyor mu?

    Mustafa Bey, bugüne kadar doğup büyüdüğü Eskişehir’de ve İstanbul’da 2500′ün üzerinde öğrenciye bu şekilde İngilizce öğretmiş; ama tek bir öğrenciye dahi ücretini geri ödemek zorunda kalmamış. Zira, bütün öğrenciler 6 aylık bu kurs sonunda vaad edilen başarıyı elde etmişler.

    Kimdir kursun hocası?

    Bu metodun sahibi Mustafa Bey, 23 yıldır mütercimlikle uğraşan bir isim. Formel eğitimini ODTÜ Matematik Bölümünde tamamlayan Mustafa Bey, iki yıl da Ankara Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı Bölümünde eğitim görmüş. Bugüne kadar kamu ve özel sektör kurumları için 20′den fazla branş üzerinde 230.000 sayfadan fazla çevirisi mevcut. Türkiye’deki tek tıbbî İngilizce müfredatına da sahip ve tanınmış tıp fakültelerinden öğretim üyelerine tıbbî İngilizce dersleri veriyor.

    Deneyimi fazlasıyla var yani?

    Evet, mesela Mustafa Beyin günlük çeviri hızı ise, duyanları şaşırtacak boyutta. Günde 200-250 sayfa çeviri yapan hocamız, bu hıza bu İngilizce müfredatını keşfettikten sonra ulaştığını söylüyor ve ekliyor: “Elbette hemen ulaşabildiğim bir çeviri hızı değil bu. Ardında 20 yıl ve 200.000 sayfanın üzerinde bir çeviri geçmişi var.”

    Mustafa Bey’ in bulup geliştirdiği bu yeni yöntemle gerçekleşen İngilizce kursunda, elbette bir mucize gerçekleşiyor, yahut benzerini yalnızca bilim-kurgu filmlerinde görebileceğimiz türden, bilgi çip yahut bilgi şırınga edilerek öğrenciye aktarılıyor değil. Sistem, haftada 4 saatlik eğitim esnasında kursta öğretileni hafta boyu tekrarlamak ve o dersin raporunu bir sonraki hafta getirmek şeklinde işliyor. Toplam 100 saatlik bu İngilizce müfredatın belli bir saatinden sonra, 20′nin üzerinde branşta literatür taraması yaptırılarak öğrencinin 80.000 ile 100.000 civarında İngilizce kelimeye aşina olması sağlanıyor. Sınavlarda geçme notu ise, 100 puan üzerinden 85. Zaten İngilizce’nin tüm yapısal ve altyapısal özelliklerini 20 farklı branşta 100.000 kelime ve terim içeren okuma metinleriyle birlikte 85 ortalamayla bitiren bir talebe için KPDS, TOEFL veya İngilizce yeterlilik sınavı (Proficiency) tarzı sınavlar çok kolaylaşıyor.

    Zorlananlar çıkmaz mı ki?

    Mustafa Bey öğrencilerin kurs öncesi ve sonrası durumlarını anlatırken şunları söylüyor: “Kursa ilk geldiklerinde kocaman bir soru işaretiyle geliyorlar. Lakin, tabir yerindeyse, İngilizce’nin İ’sinden haberi olmayan arkadaşlar sadece ilk 7 saat sonunda örneğin ‘Malî tabloların göstergeleriyle ilgili bulguların enflasyon endikatörü üzerindeki etkileri…’ yahut ‘Uzun insanlık tarihindeki bu gelişmelerin sonuçlarıyla ilgili araştırmalardaki hatalar’ vs. şeklindeki cümle parçacıklarını; yalnızca 3 saat sonra da bu cümle parçacıklarından oluşan cümleleri kurmaya başladıklarında, soru ve tereddütleri heyecan ve gayrete dönüşüyor. Aralarında yıllarca bu dili öğrenme teşebbüsünde bulunanlar da oluyor; ve onlar, hiç İngilizce’yle uğraşmamış kişilerin kısa sürede hangi noktalara geldiklerini gördüklerinde, biz yıllarca boşuna mı bu kadar çaba sarfettik demekten kendilerini alamıyorlar.”

    Mustafa Bey, şöyle bir hatırasını anlatıyor: “Bir öğrencim vardı. Geldiğinde birkaç kelamdan sonra masama vurdu ve ‘Hocam şu tahtaya İngilizce’yi öğretirsiniz, ama bana asla’ demişti. Kurs programı sonunda KPDS’de 75 üzeri bir puan aldı. Böyle çok örneklerle karşılaştım. Aslında Türkiye’de İngilizce öğrenmek gözde çok büyütülen bir mesele. Benim kursuma katılanların en büyük itirafı, İngilizce öğrenmenin öyle gözlerde büyütülecek kadar zor olmadığını söylemek oluyor. Benim tesbit ettiğim ve patenti yalnızca bana ait olan 21 nokta var. Biz Türklerin önündeki en büyük engel bunlar. İşte bu metod, bu engelleri kolaylıkla aşmanızı sağlıyor.”

    Kısacası, İngilizce’yi öğrenme hedefi olan herkesin önüne açılmış büyük bir imkân olarak duran bu metodun daha geniş kitlelerde makes bulması Mustafa Bey’ in en büyük hedeflerinden. Bu müfredatın Milli Eğitim okulları ve üniversite hazırlık bölümlerine yerleştirilmesinin ise, ülke açısından ne büyük önem arzettiğini söylemeye bile gerek yok sanırım.

    Elbette kıymetini bilenler için…

    Niçin İngilizce öğrenemiyoruz?

    İngilizce; Osmanlıdan bu yana sonucunu alamadığımız bir konu. Yaklaşık iki asırdır devam eden bir kaos….

    Ülkemizde öğrencilerin %95’e yakını İngilizce dersi alıyor. Gerek Milli Eğitimde gerekse dershanelerde en çok para harcanıp karşılığının alınamadığı tek branş…

    Ülkemizde dil öğretme ve öğrenme isteği Tanzimat fermanı ile hız kazandı. Yabancı dil öğrenme ihtiyacını karşılamak için ilk açılan okullar yabancılar tarafından açıldı. Tanzimattan sonra başlayan bugüne kadar devam eden süreçte sonuç pek parlak değil.

    Kolejler, dil okulları her geçen gün artıyor. Her geçen gün İngilizce daha da önem kazanıyor. Artık dijital teknolojiyi daha iyi kullanabilmek için, iyi bir medya okuryazarı olabilmek için, küreselleşen dünyada kendi dilimizi konuşanlar dışındaki insanlarla daha iyi iletişim kurabilmek için, bilim dili İngilizce olduğu için bu dili öğrenmek şart.

    Fakat yanlış giden bir şeyler var.

    Etrafınıza baktığınızda bunu sizde rahatlıkla görebilirsiniz. Her caddede her köşe başında dil eğitimi veren bir dershane, bir kolej görmek mümkün. Buralara giden birçok da tanıdığımız vardır elbet. Fakat bunlardan memnun olan, bunlardan tam anlamı ile istifade etmiş, bir turistle karşılaştığında 5 dakikadan fazla muhabbet edebilen, “ımmm,hımmm” diyerek 2 saat düşünüp konuşan, yıllarca gittiği kurslarda kafalarına yerleştirilen kalıplaşmış ifadeler dışında cümle kurabilen bir tanıdığınız var mı?

    İNGİLİZCE KURSLARI NE İŞE YARIYOR?

    Her caddede köşe başında bulunan bu kurslar ne işe yarıyor? Bu kadar emek bu kadar para nereye, kime gidiyor? En önemlisi bu kadar zaman neden boşa geçiyor yada geçirtiliyor?

    Bunu araştırdınız mı? 3. Dünya Ülkelerinde bile ortaöğretimden mezun bir öğrenci ikinci bir dili çok rahat konuşurken bizim insanımız neden yıllarca uğraşmasına rağmen bir sonuç alamıyor?

    Bu konuyla ilgilenen herkes oturup düşünmeli..Sadece ilköğretimde İngilizce öğrenimi gören öğrenci sayısı 6 milyon 300 bin kişi civarında, liselerde 2 milyon 786 bin.. 75 milyonluk Türkiyemizde eğitim seviyesi bazında 2 dil bilenlerin oranı ilkokulda 0.8 lisede 5.2 üniversitede 10.4.

    Asıl sorun nedir?

    Bunca emeğe rağmen sonuç neden yok?

    Çocuklarımız yıllarca bu dersi gördüğü halde İngilizce bizim için neden ütopya? Hindistan’da aksansız, iyi İngilizce konuşanların sayısı 180 milyon. Yani ingilterenin 3 katı..

    SORUN TÜRKÇE’YE UYUMLU MÜFREDAT OLMAMASI

    Sorun biz Türklerin düşünme sistemine uygun bir müfredatın oluşturulamamasıdır. Ana dili İngilizce olan ülkelerde ilkokula başlayan çocuklar için hazırlanmış kitaplar setler önümüze koyuluyor. Boşluk doldurma ile dil öğretilmeye çalışılıyor.

    Kalıplaşmış ifadeler beynimize kazınıyor. Pavlonun şartlanma deneyi gibi; “What is your name?”,   “Where are you from?”,  “How old are you?”, Denildiğinde hemen kafamıza kazıdığımız cevaplar ağzımızdan farketmeden çıkıyor. Bunlar dışında bir cümle geldiğinde eller havada verilecek bir cevap yok..

    İşte Türkiye’de İngilizce biliyorum diyenlerin bildiği İngilizce bu: Sadece 5 dakika. “İstanbul’a gitmiştim.” diyebilmek için 1 sene kursa gidiyoruz.

    Çünkü anca 1 senede renk ezberleme sayı ezberleme alfabe ezberleme bitiyor.

    Aslında burada kendimize sormalıyız; kendi ana dilimizi ne kadar biliyoruz?

    Zarf, sıfat, zamir, edat, bağlaç ne demek? Etken, edilgen cümle ne demek? Dolaylı tümleç, zarf tümleci ne demek? Kendi anadilimizde bunları bilmezsek yabancı bir dilde bunları nasıl bilebiliriz?

    Kendi anadilimizde uzun bir cümle kuramıyorsak yabancı bir dilde nasıl kurabiliriz? Anadiliniz ne kadar iyi ise o kadar iyi başka bir dili öğrenirsiniz. İngilizcenin en büyük özelliği sadece belli bir çoğrafi bölge ile sınırlı kalmaması, dünyanın her köşesine yayılmış olmasıdır. Bu globalleşen dünyada artık bu dili öğrenmek şart.

    İNGİLİZCE DÜNYANIN EN BASİT DİLİDİR

    İngilizce dünyanın en basit dilidir. Öyle kurslarda anlatıldığı gibi karmaşık yıllarca uğraşılması gereken bir dil değildir. Sistemli bir müfredat ve iyi bir eğitimci ile 100-120 saatte bu dil halledilebilir.

    Yaklaşık 25 yıllık İngilizce öğretim hayatımda bu dili neden öğrenemediğimizi açık bir şekilde ortaya koyan bazı olaylardan bahsedeceğim size.

    1-ingilizce düşünmek: Gittiğiniz her İngilizce eğitimi veren kuruluşta bu saçma cümle sınıfın kapısından giren hoca tarafından kurulur. Türkçe düşünme, Türkçe düşündüğünü ingilizceleştirme.. Ama kimse buna mantıklı bir açıklama getiremez, mantıklı bir açıklaması da yoktur.

    Bizim kafamız Türkçe iken kafamıza her obje her nesne her varlık Türkçe girmiş iken bunu nasıl yapacağız?

    Bu sadece bizim ülkemize özgü olan bir durum. Fransızca öğrenen hiçbir alman Fransızca düşünmez. Rusça öğrenen hiçbir İtalyan rusça düşünmez.

    Herkes kendi anadilinde düşünür. Kuracağı cümledeki kelimeleri kafasındaki Türkçe kelime havuzundan çeker cümlenin önce Türkçesini kurar daha sonra onu İngilizceye çevirerek yazma ve konuşma düzeyinde karşıya aktarır. Biz ne kadar düşünürsek düşünelim aklımıza hiç bir şey İngilizce gelmez.

    2- Çalışmadan öğreneceğini düşünmek:Herkes kolay yol, pratik yöntem,5 günde öğrenme,hipnoz ile öğrenme gibi saçmalıkların peşinde koşuyor.

    Bir dili öğrenmenin bu kadar kolay olduğunu düşünüyor. Matematikte olur kolay yol pratik yöntem ama dilde olmaz. Bazı dil sınavlarında şunu görürsen bunu işaretle şundan sonra şu gelir gibi bir takım hayaller görmüş bazı insanlar bunu satıyorlar. İnsanlarımızda kısa yoldan bu işi bitirmek için bu saçmalıklara inanıp rağbet gösteriyorlar.

    Sonuç hüsran. Bir dil sınavında bir soruyu çözmek için yapılması gereken ilk önce paragrafı anlamak soru cümlesini anlamak şıkları anlamak ve çözmek. Bu işlemin hiçbir safhasında bir şeyi görüp bir şey arama gibi bir saçmalık yoktur.

    Bir dili öğrenmek için emek sarfetmek gerekir. Dersten derse kitap açmak, programı öyle yada böyle bitirmek dili öğretmez. İnsanda bir kısa süreli hafıza birde uzun süreli hafıza vardır. Bilgiyi önce kısa süreli hafızanıza atarsınız. Eğer onu tekrar edip uzun süreli hafızanıza almazsanız unutulur gider.

    3- Konuşa konuşa öğreneceğini düşünmek: Dil konuşa konuşa değil okuya okuya öğrenilir. Hiçbir doktor konuşa konuşa doktor olmamıştır. Hiçbir avukat konuşa konuşa hukula ilgili bilgilere sahip olmamıştır.

    Dil okuyarak gelişir. Bilmediğiniz bir şey hakkında nasıl konuşacaksınız?

    Bir konuda konuşmak için 3 şeyi bilmelisiniz:

    - İngilizce’yi bilmelisiniz. Çünkü İngilizce konuşacaksınız.

    - Konuşacağınız konuda İngilizce literatürü bilmelisiniz.

    - Konuşacağınız konuda Türkçe literatürü bilmelisiniz.

    Bu üçü olmadan İngilizce bir konu hakkında kouşmak imkansızdır.

    Sadece İngilizcede değil kendi anadilimizde de bir konu hakkında konuşmak için o konuyla ilgili uzman gibi olmasa da bir şeyler okumak gereklidir.

    Dil üzerine yazılarım devam edecektir.

    Mustafa Özay – Haber 7

    Öncelik verilmesi gereken dil hangisi olmalı?

    Allahu Teala (c.c) dilleri yaratıken ne düşünmüş olabilir?

    Zamanın ve mekânın yaratıcısı Allah (c.c); yalnızlığı tahmine zorlanmasın diye, tüm yaratılmışların ötesinde insanı tasarlarken ve göndermeden önce dünyaya tüm eksiklikleri ve fazlalıklarını kendi aklının keşfiyle elde etsin, hatalar yaptığında artık bunun yaratılmışlığının kusuru değil fakat aklına hakim olamamasının her zaman telafi edilebilir unsuru görsün diye, tamamlayıcı unsurlar olan zeka, duygu, hisler manzumeleriyle süsleyip göndermiştir insanı sonsuza kadar yaşayacağı kainat zerresi dünyaya…

    Ama akıl ve havsalanın alamayacağı, kavrama noktalarının en uçlarda zorlanacağı ve akıl makinesinin eseri olan bazı olaylar ve yine insan elinden olguların tecellisi asla yaratanın kusuru değildir…

    Tüm bunları topladığımızda elde olan ise birçok kavramlar silsilesinden devlet ve yönetim alanlarında, uzmanlık alanlarında en azından mürekkep yalamışlığı olmadan temsil hakkının alelade verilmesi sonucunun, seçenlerin asal sorunlarını göz ardı ederek kendi saçma problemlerine odaklananların az önce kendilerini seçenlerin problemlerinden ne kadar uzak olduklarının  yüzde yüz odaklı sonucu olduğu açıkça görülmektedir.

    Dil Allah’ın insanlara anlaşmaları için gönderdiği enstrümanlardan yani araçlardandır. Dili kullanmak asla susmak veya fazla konuşmak veya sis perdesi oluşturmak anlamında değil peygamberine bile tüm insanlığa hitaben söylettiği “Çin’de de olsa ilmi arayınız” söylemini söyleten araçtır.

    Varlığı var olmadan bilememek gibi sadece görünene takılan ve moda tabir veya ifadesiyle ambalaja kıymet biçen zamanın bilgisiz bilen yorum yapıcıları; güya eleştirmen koca halk, acaba bilgiyi öğrenmenin, “bilmeyenin değil bilenin görevi” olduğunu bilseydi, daha fazla kitaplara sarılmak gereğini duymaz mıydı?

    Herhalde duymazdı…

    Medeni dünyada günde en az 10 sayfa okumamak ayıp iken bizde kitap okumak “tu kaka” olduysa bilgisiz yorum yapmanın sadece çizginin altında olanların değil güya üstünde olanların da sorunu olduğunu görüyoruz.

    Dilsel örüntü mekanizmasına, toplumu düzenleyen araçlarından olan yasaları ve hukuku anlamak bağlamında bakıldığında ise mademki anlaşmak üzerine kurulu bilgiyi anlamak söz konusu…

    O zaman neden sorun oluşturmak üzerine söylemler üretmek bazılarına daha uygun gelmektedir?

    Dil, gelişen insanın uygarlığı meydana getirme çabası içinde tüm yapılanmaları ve organize etme erkini oluşturan, fetihleri sağlayan, bilimi yapan, anlayışı kavratan unsur ise ona verilen önem sadece onu körü körüne savunma davası haline gelmemeli demek  daha doğru olmaz mı?

    İçinde yaşadığımız dünyada ve çağda binlerce yıl öncesinde yaşamışların dilsel ürünleri hâlâ bizi sarıyor, inancımızı oluşturan sistemler bütününü yine dil oluşturuyor ise öncelik verilmesi gereken dil; dünyada sadece Amazonların göbeğinde bir kabilede 15 kişinin konuştuğu dil mi yoksa bir buçuk milyarın konuştuğu üç alfabeden oluşan kendi halkının bile öğrenmesi 29 yıl süren Çince mi veya tüm dünyada resmi dil olmuş ilmin sanatın dili olan İngilizce mi veya en az bin yıla damga vuran Arapça, Osmanlıca, Farsçanın beraber oldukları dil mi yoksa ülkenin bir köşesinde sadece kişisel diyalogları oluşturmaya yarayan çemberin alan hesabını anlatmaktan aciz dil veya diller mi, binlerce yıllara damgasını vurmuş halihazırda yeni bir çağda bu mührü ele almaya namzet liderini de bulmuş bir milletin dili mi olmalıdır?

    Bunu düşünmek gerekir?

    Mustafa Özay – Haber 7

    İngilizce düşünenler ülkesi Türkiye

    Milli Eğitim Bakanlığının bir araştırmasına göre lise öğrencilerinin %25’i okuduğunu anlamıyormuş. Kalanın büyük çoğunluğu da okumuyor zaten. Bir dili öğrenmek için yaşamak lazımmış dünyada herkes İngiltere’ye taşınsın o zaman..

    Kişi dil bilimci yaftasını almış ve İngilizce düşündüğünü iddia eder. Sorarsınız; domates görünce ne düşünürsün veya domates görünce aklına getirdiği sözcük nedir? “tomato” der, Peki anneni görünce hemen “my mother” der. Peki pırasa deyince” hmm pırasa” der. Peki patlıcan lahana karnabahar hepsine Türkçe karşılıklarını verir. Peki nasıl İngilizce düşünme bu. Peki herhangi bir dilde düşünen ve ilkokul 3. sınıfı bitiren bir insan 4 işlemi yapabilir değil mi? Peki bir ülke düşünün beyefendi veya hanımefendi yaşını başını almış adı dil öğretmeni ve üniversitede okumuş ve İngilizce düşünün diyor ama 2 sayıyı birbiriyle İngilizce düşünüp çarpamıyor peki bunları yapamayan hangi hokkabazlıkla İngilizce düşünüyor…

    Temel, İngiltere de inşaat ustası aşağıda çalışırken çekiç lazım oluyor sağa sola bakıyor yok. Yukarıda bir İngiliz çekiçle çalışıyor. Adama “çekici at çekici” diyor.. Adam anlamıyor tabii temel birkaç defa çekici at dedikten ve adam da İngilizce anlamıyorum dedikten sonra adama ” Do you speak english?” diyor adam “yes” deyince “eee atsana be çekici kardeşim” diyor….

    Türkler yurtdışında uçaktan iner inmez neden bir Türke yapışıp aylarca Amerika’da kalıp tek kelime konuşmadan gelirler ve sırf hava olsun diye “abi 2 sene Amerika’da kaldım” derler.

    Dört dil bilen bir İtalyan dilbilimci neden “İngilizce düşünemem” derken bu ülkede bu, olması gereken bir şeymiş gibi empoze edilir..

    Öncelikle bir dilde düşünmek ne demektir ona bakalım ve lütfen ortadan bilimsel bakalım….

    Bilimsel olarak bir dilde düşünmek demek; İnsanın anne karnından başlamak üzere doğduğu andan itibaren hayatının sonuna kadar konuşma, okuma, anlama ve yazma düzeylerinde a dan z ye her konuda soyutu somutu, formal, informal öznel nesnel herşeyin kafamızdaki bilişsel süreçte, dil merkezinde o dilde sembolikleşip yerleşmesidir. Dünyanın her ülkesinde bir insan doğduğu andan itibaren formal eğitim düzeyine kadar öncelikle konuşma ve anlama yani dinleme düzeyinde herşeyi belli bir dilde kodlar. Örneğin anne kelimesi annesini görerek ve yanındakilerin ve annesinin ona kendisinin anne olduğunu defalarca söyleyip kafasında kodlamasıyla başlar ve çocuk o varlığı görünce anne der…Bu her şey de bu şekilde. Kelime, kelime grubu ve cümle düzeyinde bu şekilde gelişir ve çocuk okula başlayınca bu sefer yazma ve okuma düzeylerinde kodlamaya devam ederek somut şeylerin bir kısmını soyut şeylerin de tamamına yakınını yazma ve okuma düzeylerinde kodlayarak o dilde bunları yerleştirmeye başlar.

    Yıllar geçip tüm kodlamalar belli bir dilde yapılıp yani dilsel düşünme süreci belli bir dilde oluştuktan sonra birileri gelip annenizi görünce “Artık annem yok”, “my mother” var veya “artık masa yok”,” table var” veya “ağaç yok”, “tree” var deyince herkes şok olmaktadır.

    Ülkemizdeki İngilizce sisteminin hatası kafamızda hiç dil yokmuş gibi sanki yeni doğmuşuz gibi referans dil yokmuş gibi sanki herkes küçük İngiliz bebeleriymiş gibi kodlamayı sıfırlayıp yeni kodlama başlatmak isteme çabasıdır. Birisi çıkıp “Çocuğum hiç okula gitmediği halde türkçe konuşuyor.” Diyor.

    Evet tabiidir duyanda sanki çocuğum okula gitmediği halde İngilizce konuşuyor dedi sanacak….

    Temel bir gün İngiltere ye gidip annesi doğumda ölmüş babası da olmayan bir bebeği evlat edinip Türkiye ye getirdiğinde kendisine “ne yapıyorsun” diyenlere “siz ne diyorsunuz arkadaşlar büyüyünce bana İngilizce öğretecek ne haber” der.

    Bir İngiliz İngilizce bir yazıyı okuyup anlar. Çünkü kafası İngilizce yazı İngilizcedir bir Alman Almanca bir yazıyı okuyup anlar yazı Almanca kafası Almancadır.

    Bir Türk Türkçe yazılı bir şeyi okur anlar. Yazı Türkçe kafası Türkçedir. Peki bir Türk İngilizce bir yazıyı okuyup anlıyorsa kafası Türkçe olmasına rağmen acaba ne yapılıyor sanılıyor.

    Hangi Türk annesini gördüğünde “my mother” diye annesine sarılır? Hangi Türk masa görünce aklına “table” gelir veya hangi Türk güzel bir araba görünce kendi kendine “ooo what a nice car” der?

    İngilizce cümle kurmakla İngilizce düşünmek tamamen farklı konulardır. Dünyada en iyi dil konuşanlar çevirmenlerdir.Her dil hocası her konuda konuşamaz ama bir çevirmen her konuda konuşur. Çünkü yapısal olarak dile hakim ve literatür birikimi vardır. Yaratıcının ilk ayeti 3 kere “oku” sözüyle başlar konuş, dinle demekle başlamaz. Gerçek gerçektir gerçeğin reklamı olmaz “İlim Çin de olsa arayınız” diyen peygamberimize kimse çıkıp ta “Sen Çinin reklamını mı veya İslam’ın reklamını mı yapıyorsun” diyemezse.. ”Her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu söyleme” diyen zata “Sen Aristonun, Sokratesin reklamını mı yapıyorsun?” diyemezse dil konusuna yıllarını verenlere ve “İngilizce dünyanın en basit fakat sistematik dilidir.”diyenlere de “Sen reklam mı yapıyorsun?” diyemezsiniz.

    Biri bize konuşurken ki anlama ve okurken ki anlamada bize hazır olarak geleni anlarız. Ama biz konuşur veya yazarken hazır olan yoktur. Önce hazır olmayanı oluşturup sonra konuşma ve yazma düzeylerinde aktarmamız gerekir. Peki bu 2 düzeyde yani konuşma ve yazmada hazır olamayanı oluştururken kafamızda yapılan işlemlerde dilsel süreçte fikrin oluşturulma aşamasında kelime havuzundan kelimeler alınırken hangi dilde alınmaktadır.

    Gittiği pazarda anlamını bildiği nesneleri İngilizce söyleyip bilemediklerini Türkçe söyleyen, 2 tane iki basamaklı sayıyı alt alta koyup 9 yaşında birinin yaptığı hesabı yapamayan maaşını aldığında “Şu kadarını su, şu kadarını elektrik, şu kadarını kredi kartı için ayırayım. Ayrıca kahvaltılık kalmamış alsam iyi olur” diye İngilizce düşünüp cümle kuramayan kahvede tavla oynarken “şu zar gelse böyle olur şöyle gelse böyle olur” diye adım hesabını İngilizce yapamayan doktorsa İngilizce hasta tedavi edemeyen hastaysa derdini İngilizce düşünüp anlatamayan mühendisse bir inşaat projesini İngilizce düşünüp çizemeyen daha nice sonsuz örneğini verebileceğimiz ve hayatın içinden şeyleri İngilizce düşün yap dediğinizde apışıp kalan bir güruh nasıl “İngilizce düşün” enjeksiyonunu hala utanmadan sürdürür. İşte bu acı gerçektir.

    Ben İngilizce düşünemem fakat bir yabancıyla her konuda konuşabilirim. Ben İngilizce düşünemem ama integral sorusu çözmekten fizikte eğik atış konusu anlatmaya kadar her türlü hesabı İngilizce yaparım.

    Ben İngilizce düşünemem ama malazgirt savaşını İngilizce anlatırım. Ben İngilizce düşünemem ama sahilde otururken kpds sınavından en az 90 alırım ben İngilizce düşünemem ama Türkçeden İngilizceye her konuda makale yazarım ben İngilizce düşünemem ama Türkçe çok iyi düşünür İngilizce terimlerle satranç briç oynarım İngilizce düşünemem ama Türkçe düşünüp 1000lik bir yarış motorunu İngilizce terimlerle kullanabilirim…

    Bir yabancıyla beş dakika konuşmak dil bilmek değildir. Önemli olan o beş dakika bittikten sonra ne olacak sürekli tanışmak mı isteyeceğiz yanımızdaki kaçıncaya kadar.

    Önemli olan bir dilde cümle kurmaktır. Karşıdaki sizin yabancı olduğunuzu zaten biliyor. Önemli olan, iletişim cümle kurmakla olduğundan cümle kurarak derdimizi anlatmaktır.

    Bazıları diyor ki; “Hızlı konuşmazsanız karşıdaki sizi dinlemez.” Asıl hızlı konuşmaya çalışırsanız ne dediğiniz anlaşılamayacağı için sizin yanınızdan uzaklaşırlar.

    Telaffuz dilde önemli değildir. Önemli olsaydı dünyada iletişim dururdu. Dünyada İngilizceyi en zor telaffuz eden ırk sarı ırktır. Bizim ki gibi ülkelerde bazen “İngiliz gibi telaffuz edemeyen konuşmasın” gibi söylemler geçmişte sürekli çıkmıştır. Arap Arap gibi, Fransız Fransız gibi, İtalyan İtalyan gibi, Rus Rus gibi, Türk Türk gibi İngilizceyi telaffuz eder. Asla İngiliz gibi telaffuz edemeyiz. Zaten bazı kelimelerin ingilizce telaffuzu örneğin california gibi, modal gibi, arthur gibi yapsam da asla telaffuz etmeyeceğim kelimelerdendir. Neden olduğunu bir sözlük açıp deneyebilirsiniz.

    Amerika’da şu an bizim bildiğimiz İngilizce halk arasında kullanılmamaktadır. Kullanılan ise birbirine karışan halkların ortak kullandığı ne olduğu sadece kullananlar tarafından anlaşılan İngilizcedir.

    Meşhur bir dil kursunun iki bayan öğrencisi ders arasında ayaküstü İngiliz gibi telaffuz etme çabalarıyla şöyle cümleler kurup anlaşıyorlar telaffuzları İngiliz gibi ama kurulan cümleler şöyle biri diğerine; “after why we are difficult” diyor. Öbürü de “yeeaahh ok” diye cevap veriyor. Bu iki cümleyi anlayıp analiz eden varsa yeni akvaryuma giriş bileti hediye edilecektir.

    Yani kelimeleri yan yana koy ağzını burnunu ayarla gevrek ve yamultarak tabii vücudun da buna uyarak söyle salla gitsin yeter ki dışarıdan İngilizce bir şey dediğin anlaşılsın.

    30 saat İngilizce ile bu cümleler kurulur mu?

    Geçmişten geleceğe uzanan ve insan yaşamının teknolojik olarak en ilkelinden en gelişmişine kadar her türlü aşamasında yer alan dil faktörü;  birkaç kelimelik olanından, insanın genetik atlasını çıkarmaya, önüne gelen her şeyi anlamlandırmaya fakat saçmalamadan kendi mantığı çerçevesinde ortaya koymaya çalışanına kadar, belli eğitim ve süreçler silsilesi sonucunda ortaya çıkmıştır.

    Yabancı dil olgusu ise yine aynı dönemleri atlatıp, farklı kişiler ve kültürler arası ilişkiyi kurmak bağlamında aranan unsurlardan biri olarak ve Yaratıcının, “sizi, birbirinizle kaynaşasınız, diye farklı dillerde yarattım” sözünü teyit edercesine aynı amaçla aynı süreçlerde ortaya çıkmıştır.

    Bütün toplumlar en az ikinci veya üçüncü dil veya dilleri bir şekilde bu karşılıklı kaynaşma durumunu oluşturmak için kullanmış ve kullanacaktır.

    Bu bağlamda Türkçe ve İngilizceyi 100 rakamını baz alacağımız bir dil birikimi platformunda inceleyemeye gayret edelim.

    Öncelikle ülkemizi üst düzeyde temsil edecek kişilerin 100 saatlik müfredattan sadece 30 saatiyle uluslararası platformda neler yapabileceklerini güncel örneklerle vermeye çalışarak görelim.

    İngilizceye sıfırdan başlayıp sadece Türkçeyi lise son sınıf düzeyinde bilmekle;

     ilk 10 saatinizde; “İki ülke arasındaki ekonomik ve sosyal ilişkiler bölgedeki ve bölgeler arasındaki dengeler için çok önemlidir. Ülkedeki ekonominin yapısal faktörlerinin analizleri tüm sektörler için hayati önemdeydi”,

    İlk 16 saatinizde; “Muhtemel bir devalüasyon olasılığı ihracatlarda bir artış ve dış açıkta azalmaya sebep olabilir. Seçim sonuçlarıyla ilgili muhtemel problemler ülkemizdeki demokrasinin ve anlayış ortamının gelişmesine katkıda bulunabilir”,

    İlk 30 saatinizde, “Bölgede herhangi bir uluslararası çaba olmaksızın hiçbir ülke, bir ilerleme gösteremez,  biz bu bölgedeki halkların problemlerini yıllardır biliyor ve çözüm için öneriler geliştiriyoruz. Biz yıllardır Filistin halkının sorunlarını ve çözüm yollarını ve bu halkın acılarını iyi anlıyoruz. Orta doğudaki bölgesel ve ülke bazlı değişim sorunları gelecek yıllarda bazı ülkelerin öncülük misyonlarını belirleyecek”

    cümlelerini kurabilir miyiz?

    Örnekleri artırmak ve yüzlerce örneğe dönüştürmek sorun değil ama fikir vermek açısından yeterli sanırım…

    Ben sayın temsilcilerimizin misyon sahibi ve medeni cesareti de olan ve yüksek dozda olan kişiler olduğuna inanıyorum.

    Yıllar önce uluslararası bir toplantıda olanları izlediğimde, “acaba büyüklerimiz sadece bizim ele aldığımız 30 saatlik İngilizceyi görmüş olsaydı ve her söylediğinde yukarıdaki cümleler gibi cümleleri ifade etme amacı ve niyetinde olsaydı neler yapabilirdi?” diye düşündüm!

    O toplantılara katılan temsilcilerimiz eğer İngilizceye hakim olabilseydi; yanındaki şahsa rahatlıkla “Biz Filistinlilerin sorunlarını, onların din kardeşi olarak çok daha iyi anlayabiliriz” veya  “Ülkeniz bu bölgedeki barış çabalarına daha fazla katkı verebilir veya aramızdaki hiçbir farklılık bölgede daha iyi bir ilişkiler zincirinin oluşumunu etkilememeli” diyebilirdi.

    Veya temsilcilerimizin katıldığı diğer toplantılarda da örneğin;

    “Ülkemizdeki yıllık büyüme oranları tüm dünyada bir gelişme örneği olarak bulunmaktadır” cümlesini

    veya “Türk lirasındaki değerlenme bizim için bir onur ve gelişme göstergesidir” cümlesini veya  “Muhtemel devalüasyon politikaları şu an için programlarımızda önemli bir konumda değildir” cümlesini

    veya “Avrupa’daki ekonomik ve birlik gelişimlerine göre para politikalarımızı belirleyebiliriz” cümlesini veya “Devlet başkanlarıyla olan toplantılarımızda dünyadaki ve bölgesel düzeylerdeki politikaların uygulama sorunlarını ele aldık” cümlelerini sadece 30 saatlik bir dil kursuyla kurabilmesini sağlayabilseydik ne iyi olur…

    Eğer o büyüğümüz bu denli rahat cümle kurabilseydi, hayran kaldığım o medeni cesaretiyle kesinlikle bizi uluslar arası platformlarda gururlandıracak daha dikkat çekici cümleler kullanabilirdi.

    Şimdi sorulması gereken sorular şunlar:

    Yıllarca süren İngilizce eğitim müfredatları sonucunda güya İngilizceyi anadil gibi öğreten (ancak pratikte tanışmaktan öteye geçilemeyen, sadece yazmaya okumaya ve güya dinlediğini anlamaya yönelik fakat bireyleri güya bu 3 düzeyi sanki yapıyormuş gibi İngilizce düşünemedikleri için konuşamamakla suçlayan…  Sanki diğer üçünü yaparlarken İngilizce düşünüyorlarmış da konuşmaya gelince düşünemiyorlarmış gibi gösteren) bazı kurum veya kişiler yukarıda verilen örnek cümleleri sıfırdan başlayan insanlara 4 düzeyde kurdurabilirler mi acaba?

    Veya bu kursların en iyi öğrencileri kaç saat veya kaç yıl dil dersinden sonra bu cümleleri kurabilir?

    Hep söylediğimiz gibi dünyanın her ülkesinde tanışmak sadece 5 dakika sürer!

    Örneğin bir yabancıyla tanıştınız veya tanıştırıldınız. Gereken cümleleri kurdunuz ve o 5 dakika geçti.  Sonra belki biraz daha konuştunuz ve örneğin belki samimi bile olup; “you are kidding” yani “şaka yapıyorsun” veya “that blows my mind” yani “aklım almıyor” veya “you are taking it out of context” yani “lafı başka yere getiriyorsun” veya “oh, my goodness” yani “aman yarabbi” veya “hosanna!” “şükürler olsun” veya “thanks be to god” yani “hamdolsun” veya “let go of that” yani “bırak gitsin” veya you “look like a million” yani “çok şıksın” vesaire…  demeyi ihmal etmediniz.  Hatta “you are all dolled up” yani “iki dirhem bir çekirdeksin” gibi birkaç argo deyim de biliyorsunuz diyelim…  En fazla 5-6 kelimelik bilemedin yardımcı fiillerle 8 kelimelik en fazla cümleler… Peki, sonra ne olacak?

    Örneğin Türkçede tanıştığınız birine ne kadar zaman sonra “iki dirhem bir çekirdeksin” dersiniz? Örneğin ben tanıştığım insanlara kolay kolay “sen” diye hitap edemem oysa ülkemizde insanlar karşısındakiyle çok kolay “sen” diye hitap ederek konuşabiliyorlar. Bu samimiyet mi yoksa görgüsüzlük mü veya görgü mü?

    Benim yıllardır tanıdığım halde hâlâ siz diye konuştuğum ve bana da öyle hitap eden insanlar vardır. Acaba ben ve onlar çok mu utangaç da birbirimize “sen” demiyoruz.

    Evet, şimdi tekrar sormak gerekiyor:  Karşınıza biri geldi 5 dakika içinde tanıştınız ve gördünüz ki karşımızdaki bazılarının alışık olduğu gibi geyik muhabbeti meraklısı biri değil yani sizinle konuştuğu zaman tanışma faslından sonra yukarıda değindiğimiz gibi samimi olmadan önce bilgi edinmeye ihtiyacı olan biri, o zaman ne olacak?

    Konuştuğunuz yabancı ile her türlü geyik muhabbetini yapabiliyor olsanız dahi 8 kelimeyi geçen cümleler kurmak zorunda kalacağınız veya daha az kelime olsa da kurallı şekilde bilgi verici veya içinde açıklama, tanımlama, betimleme örnekleme olan cümleler kurmanız gereken normalde normal yaşamın unsuru olan cümleler kurmanız gerekeceği zamanlar geldiğinde ne yapacaksınız?

    Bütün o boşluk doldurmaların, kalıpmış gibi görünen aslında öyle olmayan ve hemen cevabının ağzınızda olduğu alışıldık cümlelerin sorulmadığı, gelmediği anlar yaklaşıp kapınızı çalınca ne olacak?

    Ben bazen öğrencilerime “İngilizceye sıfırdan başlayıp 10 saat sonra 15-20 kelimelik cümleler kuracağınıza inanır mısınız?” dediğimde “Hocam biz Türkçede bile o kadar uzun cümle kuramıyoruz” diyorlar.

    Peki, ne olacak şimdi? 6 veya 8 aylık dil programları size iyi tanışmayı veya renkleri veya sayıları belki öğretir ama renk öğrenmek için sayı öğrenmek için 8 ay kursa gitmek mantıklı mı?

    Birisi bana “where are you from” desin diye ağzım açık beklerken, aylarca gittiğim kursların güya konuşma kulüplerinde en fazla 5 dakika tanışıp biraz da günlük konuşma ezberleyeceğim diye gidip gelmek dil öğrenmek midir?

    Fono’nun konuşma kılavuzundan en fazla 20 lira verip edineceğiniz bilgiler için 10 ay senet ödemek mantıklı mıdır?

    Bir Fransız’a, “Birçok gayrimenkulü olsa bile hangi amaçlar için bekar bir Türk’e sadece bekar olduğu için vize vermiyorsunuz oysa sizin vatandaşlarınız ülkenizde işsiz olduğu halde, cebinde ondan bundan borç aldığı parayla buraya gelebiliyor,  bu sizin insan hakları anlayışınızla paralel mi?” cümlesini hangi kurum kaç saatte katılımcısına kurdurup, sordurabilir?

    Veya bir Amerikalıya, “İnsan hakları evrensel beyannamesinin yapıldığı yılları düşündüğümde kızıl derili kabilelerinin bu konu hakkındaki yorumlarını tabii kaldıysa bilmek isterdim ne dersiniz?” cümlesini kaç saate kurdurabilir?

    Veya “Irak’a gelen insan hakları, inanın tüm dünyanın ibretle izlediği medeniyet görüntülerine sahne oluyor” cümlesini kaç saatte kurdurabilirler?

    Veya bir Alman’a “Bir zaman makinesi yapıp 1936 ya gitseydik elimizde imkan da olsa hitlerle bir an için yalnız kalsaydık 50 milyon ölen insan için ne yapmak isterdiniz?” cümlesini kaç saatte kurdurabilirler?

    Veya bir İsrailliye, “Filistin sorunu sizin için insani bağlamda mı dini etik bağlamında mı ele alınması gereken bir sorun?” cümlesini kaç saatte kurdurabilirler?

    Veya bir Rus’a, “Soğuk savaş döneminde Sibirya’da insan çiftlikleri kurulduğu doğru mu?” cümlesini sormak istemez misiniz?

    Ben karşılaştığım yabancılarla, onların da bizi görünce tırsarak yaklaşmalarına sebep olan yıllarca kendilerini etten canlılar gibi görenler gibi değil de normal biriasi, medeni bir insan gibi yaklaşıp bu şekilde sohbetler ederim.  Onlar da ister inanın ister inanmayın cevap verirler çünkü sizde hata diye gördükleri şeyleri sorduklarında buna cevap verip üstüne bu bahsettiğim cümleleri kurduğunuzda cümleye biraz ortaç biraz cümlecik eklediğinizde sohbet doyumsuz oluyor…  Deneyin…

    Şimdi bu yanlış mı? Kim böyle sohbet etmek istemez?

    Peki, bu cümleleri kurmak için ne kadar beklemek gerekir?

    Sizin İngilizce bildiğinizi gören bir yabancı; bazılarının sandığı gibi sizinle hemen yemek yemek veya otele kapanmak veya gezip tozmak istemiyor.  Onların sorduğu sorular; “Doğuya gidip gitmediğiniz” veya “Ermeni Sorunu hakkında ne düşündüğünüz” veya “bu kadar işsizlik varken neden herkesin son model telefonlar kullandığı” gibi hayatın içinden sosyal gerçekler… Yani adamlar yaz tatilini, bazılarının yaptığı gibi sahilde malak gibi kızarana kadar yanmak olarak görmüyor.  Buraya geliyorlar gözlemlerini ve tatillerini yapıp gidiyorlar.

    Onlar sizden yukarıdaki sorulara cevap beklerken, siz onlara “Hava ne kadar güzel değil mi, evli misiniz bekar mı veya buraya yakın manzaralı bir yer var gidelim mi?” dediğinizde sizce ne tepki verebilirler?

    Mustafa Özay – Haber 7

    Dilde ezber ve advanced kelime olur mu?

    İngilizcede ilk 60 saat

    Dilde hatalardan bahsetmeden önce pazar günkü yazımızda yer alan ve hassas bazı yorumcuların ifade ettikleri gibi “muhtemel bir devalüasyon olgusu” olması gereken kısım yanlışlıkla “olasılığı” olarak ifade edilmiştir. Bunun kesinlikle bir hata olduğunu kabul ediyorum ve orijinal metnimde bu yokken yazı ikinci defa yazılırken bir aktarma yanlışı olarak yer almıştır. Fakat söz konusu yorumcu arkadaşlar, mal bulmuş mağribi tavrıyla, avami söylem ve üslupla ve sitenin editörünü tenkit eden bir ağızla değil, daha medeni olarak ve “evvelden beri” yazacağına “evvelden biri” yazıp bazılarına “Önce Türkçe öğren” tavırlarından önce kendi hatalarını aynaya bakıp düzeltme tavrına girseler daha iyi olacaktır…

    Eleştirmek kolaydır ama insan bir hatasını görüp yerden yere vurmaya kalktığı insanın özgül ağırlığını da araştırmalıdır…

    Ayrıca editöre çıkışan insanlar, “bu gibilerden hazzetmem” söylemleri kurabilme medeniyetsizliğine, editörün inisiyatif gösterip izin vererek yayınlaması tarafsızlığına, saygı duymalıdır…

    İngilizce öğretmenlerine, mütercim tercümanlık mezunlarına ve filologlara danışmanlık yapan birisi olarak 81 ilin valisinin hazır bulunduğu bir ortamda Sayın Hüseyin Çelik beyefendinin dediklerini haklı bulup katkıda bulunmak isteyen naçizane bir zat olarak bu tarz ucuz söylemlerle karalamalara gülüp geçiyor ve muhteva açısından söylediklerimin tersini ispatlayacak varsa onlara hodri meydan diyorum…

    ***

    Evet, pazar günü İngilizceye sıfırdan başlayıp 30 saatte hangi cümlelerin kurulabileceğine bakmıştık.

    Şimdi ilk 60 saate bakalım.

    İlk 40 saatte

    İktisadi doktrinler tarihi konusuyla ilgili bu araştırmaların özetlerinde konuyla ilgili uzmanların yorumları da vardı

    Geleneksel yaklaşımların özetleriyle ilgili yorumların yanında yazarların katkılarıyla ilgili bilgiler olacak. İlk 50 saatte Krizden sonra muhtemel bir dini veya etnik çatışma olgusu tüm taraflarca etkin şekilde tartışılacak.  Bu ülkelerin tavırlarından dolayı savaş silahlarının satışlarıyla ilgili yaptırım kararları ele alınamadı

    İlk 60 saatte

    Davayı ele alan yargıçların kararlarını eleştiren avukatlar boykot kararı alan müvekkillerine katıldı

    “Enflasyon ve değer düşürme politikalarını eleştiren yazarlara karşı açıklama yapan uzmanlar kararları objektif olarak ele alan politikaları uygun buldu”

    Örnekleri artırabiliriz….

    Yazının başında iğneyi kendimize batırdıktan sonra şimdi daha küçük iğneleri kendimiz dışında batırmaya çalışalım.

    “Dilde ezber yoktur” söylemi her dil için geçerlidir. Nasıl kendi dilimizde kelime ezberlememişsek İngilizce için de doğru budur.

    Kelime, kullana kullana, kullanıldığı yerde öğrenilir. Dilin hiçbir safhasında ezber yoktur. Türkçede kimse anne, baba, masa, sandalye kelimesini ezberlememiştir. İngilizcede de bu böyledir.

    İLERİ DÜZEY KELİME OLMAZ!

    Advanced yani ileri düzey kelime olmaz. Advanced yapı veya alt yapısal özellikler vardır.

    Yani o zaman avukata göre doktor advanced, doktora göre muhasebeci advanced, simitçiye göre ayakkabıcı advanced yani hayatımda duymadığım bir kelime duysam kendi kendime “vay be ne kadar advanced” yani ileri düzey falan mı demem gerekiyor?

    Sayısal loto gibi “bilmem ne sınavında en çok çıkan kelimeler” diye kitaplar peynir ekmek gibi satılıyor. Bu kadar saçma bir şey olabilir mi? İnsan ne kadar literatür tararsa o kadar çok kelime öğrenir.

    “Mali yaptırımların gerekçeleri” gibi bir ifade neden branş tipi bir cümlenin parçası gibi düşünülür ki ? Oysa lise okumuş herkes biraz doğru dürüst gazete okuyorsa bunu her dilde anlar.

    Şu anda güneyde bir seminer için bulunuyorum ve akşam 5 yabancı ile oturup her konudan aktüel düzeyde literatür tarayan birinin yapacağı şekilde saatlerce konuştuk ve inanır mısınız benim söylediğim bazı İngilizce kelimeleri aralarında birbirlerine soruyorlardı.

    Bir Türk ne kadar ekonomi biliyorsa, bir İngiliz de o kadar bilir. Bir Türk ne kadar politika, biliyorsa bir İngiliz de o kadar bilir. Bir dilin ana dil olması o dilde her konuda konuşmak demek değildir.

    Ben 40000 (kırk bin) sayfa tıpla ilgili İngilizce literatür taradım. Kimse buna mecbur değildir ama aktüel düzeyde de olsa okumak her konuda literatür taramak gerekir. Dili başka şekilde ilerletemezsiniz.

    TELAFFUZU FAZLA ÖNEMSEMEYİN, LİTERATÜRE BAKIN

    Ben bazı kelimeleri bilerek, olması gerektiği gibi telaffuz etmem, bunların örneklerini önceki yazılarımda vermiştim. Karşınızdaki kişi sizin cümle kurup kuramadığınıza bakar. Asla telaffuza bakmaz. Ben saatlerce İngilizce konuştuğum hiçbir yabancıdan aksan ve telaffuzla ilgili bir şey duymadım. Fıkra da anlattım politik tartışma da yaptım. Asla İngiliz gibi Amerikalı gibi telaffuz edemezsiniz. Belki bazı kelimelere artükilasyon olarak hakim olabilirsiniz. Ama aynı gırtlak veya artükilasyon grubuna dahil olmadığımız için maalesef boşa kürek sallarsınız.

    Ben günde 250 (ikiyüzelli) sayfa çeviri yapabilirim. Şimdiye kadar 200’den fazla konuda 200000 (ikiyüzbin) sayfadan fazla çeviri yaptım. (Bununla ilgili editöre yazı yazacak olanlara; sayın editörün canlı yayında beher sayfa için Türkiye çevirmenler derneğinin belirlediği fiyattan hodri meydanı kabul etmesini ve meydan okuyacak kişinin steno bilen bir arkadaşla gelip 24 saat noter huzurunda canlı yayında parasını da getirip hazır bulunmasını tavsiye ederim.)

    Elbette ki bu kadar sayfanın bir günde yapılmasının nasıl bir emek ürünü olduğunu yıllar önce Ankara zafer çarşısında gördüğüm bir olayın hayatımdaki birebir karşılığıdır diyerek anlatmak isterim. Bir arkadaşımla gittiğim çarşıda 15 dakikada portre tarzında Karakalem çalışan birini hayranlıkla izlerken biri çıkıp “ağam nasıl 15 dakikada yapıyorsun bana da anlat” deyince adam dönüp “35 sene artı 15 dakika” dedi.

    Yıllar önce bir tercüme bürosunun beni denemek için verdikleri 1 sayfayı 1 günde o kağıdı belki 10 kere yere fırlatıp tekrar aldıktan sonra bitirebildim. Sonra azmedip tercüme bürolarında çalışarak hem de okula katkı yaparak ve sonra da şimdiye kadar yıllardır uğraşıyorum. Ama şu anda müfredatımı bitiren bir katılımcı günde en az 10 sayfayı her konuda yapabiliyor. Keşke 25 sene önce bana da böyle öğretselerdi.

    Oysa günde 10 sayfayı bırakın İngilizce Türkçe okumak bazılarına zul geldiği için havsalaları almıyor medeni dünyanın alt limitinin bu olduğunu..

    Mustafa Özay – Haber 7

    İngilizce’de doğru bilinen yanlışlar

    İngilizce nasıl bir dildir ve ne kadar kolaydır?

    Öncelikle, İngilizcede tabiri caizse doğru bilinen yanlışlara bakalım.

    1-Öğrenmek için ihtiyaç olmalıdır.

    2-Bütün ithal temel seviyede dil kitapları neden soru sorarak başlar

    3-Boşluk doldurarak dil öğrenilir mi?

    4-Günlük dilde 300-500 kelime bilmek yeter miymiş?

    5-Dil yaşayarak öğrenilirmiş.

    6-Karşılaştırmalı dil bilimi dil öğretiminin önemli alanlarından olmasına rağmen ve yabancı dilbilimciler bile “ana dil en önemli yardımcı faktördür” derken neden bizde Türkçe yok sayılıp ötelenmek istenmektedir.

    Cevap 1:

    Türkiye’de İngilizce kullanılmamaktadır. Çünkü resmi olan ve kullanılan dil Türkçedir. O halde bizim kullanamadığımız dile ihtiyacımız yok mudur? Tabii ki var bir kere tüm branşlarda literatür İngilizcedir.

    Dünyadaki tüm bilimsel yayınların %75’i maalesef İngilizce yapılmaktadır.

    Yani konunuzda ordinaryüs olsanız bunu dünyaya tanıtmak için İngilizce yayın yapmıyorsanız ününüz kendi ülkenizde ve ülkenizle  sınırlı kalır. (Burada Alman filozoflar veya Hintli yazılımcılar veya Fransız toplumbilimciler veya Türk tıp, matematik dehaları olamaz anlamı çıkarmasınlar lütfen. Bir ülkenin bilim adamı çıkarması ayrı şeydir burada bahsettiğimiz ayrı şeydir). Evet devam edersek yine tabii ki ihtiyaç vardır. Çünkü birçok şirket yazılı ve sözlü görüşmelerini İngilizce yapmaktadır. Birçok bölgede bölgesel konumsal yöresel mevsimsel vs olgulardan dolayı gelen yabancılara hizmet ve hitap İngilizcedir.

    Sanılıyor mu ki bir zamanların modası Rusça Çince İspanyolca önem kazanmaktadır? Kesinlikle hayır!

    Kişiler anlaşamadıkları her durumda İngilizceyi kullanmaktadır. Yapılan bilimin İngilizce tanıtılmasıyla İngilizce bilim yapmak karıştırılmamalıdır. Bilim dili anadil veya ülkede kullanılan dil olmalıdır. Bu arada bilim yaparken kullanılacak dilin de bilim yapacak bileşenlere Morfoloji, Semantik, Sentaks vs yapısal ve dilbilimsel niteliklere sahip olan dil olması gerekir.

    Retorik oluşturacak derecede zengin başka dillerin katkılarını da artık lütfen kabul edebilen yapıda bir dil olması gerekir. Bu anlamda ülkemizde dil Türkçe iken İngilizce bilim öğrenmeye çalışmak doğru değildir. Üniversite eğitimi Türkçe yapılıp sadece İngilizce öğretmek ve ülkemiz insanına İngilizceyi iyi öğretmek için büyük bir araştırma kampusu olan bir dil üniversitesi veya enstitüsü açılsa iyi olacaktır.

    Tabii ki ihtiyaç vardır. Çünkü yukarıda saydığımız noktaların alanlarının hiçbirinin kapsamında olmayan birçok insan da vardır göz ardı edilmemesi gereken. Bunlara da İngilizce öğretilip düşünce sistemlerini geliştirmek ve ülkeye ana dilde katkılarını artırmak neden iyi olmasın. Bir yabancı dili öğrenmek özellikle, Türkçe ve İngilizce tamamen zıt yapısal özellikler içerdiğinden düşünme sistemlerinde uygun tabiriyle şimşekler çaktıracak birinden diğerine geçişte köprü değişiklikleri olan iki dil olduğundan çok önemlidir.

    Cevap 2:

    Yıllardır dikkatimi çeken ve İngilizcede benim de denek olduğum noktaların biri de tüm temel veya başlangıç veya adına ne demeyi uygun görürseniz yeni başlayanlar için en temel düzey diye hep soru sormakla ve soru cümleleriyle başlamalarıdır. Bir insana bir dilde düz cümle kurmayı öğretmeden soru sormayı öğretebilir misiniz? Kişi “İstanbul’a gittim” demeyi bilmiyorsa “İstanbul’a gittim mi?”, “İstanbul’a neden gittim?”, “İstanbul’a neyle gittim?”, İstanbul’da nereye gittim? vs vs sorularını sorabilir mi?

    Ayrıca burada büyük bir handikap olarak gördüğüm “how are you” gibi bir cümleyle “how do you do” gibi bir cümlenin yani sonuç anlam olarak veya semantik olarak veya anlamsal anlam olarak sırayla “Nasılsınız?” objektif anlamındaki cümleyle anlamının kelime anlamlarıyla ilgisi olmayan ve tamamen sübjektif, kelime anlamları dışında “Memnun oldum” anlamını taşıyan bir cümlenin aynı konuda verilmesidir.

    Where are you from” cümlesinin mantığını kavramaya başlayan bir kişi “How do you do” cümlesini de aynı analiz işlemine sokmaya kalkınca eğitmeni tarafından şoka uğratılmakta komik duruma düşürülmektedir. İnsanlara doğru dürüst dil öğretilmeden subjektif, soyut, deyimsel, ibaresel kullanımlar gösterilmekte bir şekilde başlayan anlama süreci kişiyi de olaydan soğutarak sona erdirilmektedir.

    İngilizcede “can a leopard change his spots” veya Türkçede “Ayağını yorganına göre uzat” cümleleri karşılıklı bu dilleri öğrenenler açısından dili objektif öğrendikten sonra bakılması gereken sübjektif yapılardır. Bunları öğrenme aşamasında kelime kelime asla aynı anlamı verecek şekilde kurduramazsınız. Çünkü kalıp anlam içeren ifadelerdir.

    Soru sormak bir dilde asla temel düzey olamaz. Düz cümle kuramayan soru soramaz ve soru sormak ağızda sadece fiziksel olarak bir dil ve fiziksel bir ağız olmakla gerçekleşen bir eylem değildir. Her dilde soru sormak çok önemlidir. “what is your name” gibi oyalayıcı saçmalıkları iyi kuruyorum diyen varsa veya ben “İngilizcede çok iyi soru cümlesi kurarım” diyen varsa kendisine vereceğimiz 20 cümlelik bir sınavda her doğru kurduğu 4 soru cümlesi için kendisine istediği bir şehrimizde 1 günlük yaz tatilini hem de bundan sonraki İngilizce çalışmalarına destek olsun diye vermeyi çok isterim.

    Cevap 3:

    Benim ortaokulda lisede okurken yabancı dilim Almancaydı. Hep öyle derler ya 9 ortalamayla bitirmeme rağmen Almanca biliyorum demeye utanırım ve demem zaten. Size İngilizce öğretecek bir yere gittiniz herkese kuşe kağıda basılı hani janjanlı derler ya işte öyle kitaplar verildi. Açtınız ilk sayfalarda diyor ki “what…your name?” altta şıklar var ve siz “is” şıkkını işaretlediniz.

    İngiliz hocanız sizi alnınızdan öptü “bravo” dedi. Sonra “Where … you from?” geldi. Şıklardan bu sefer “are” şıkkını söylediniz.

    Ve sınıfta bir alkış tufanı koptu. Kursu böyle bitirdiniz. Sonra şirketinize bir yabancı geldi adama şirkette dolaşırken bir yaka kartı takması söylendi ve size “for what purpose is this card?” dedi. Eveeeet, şimdi alkış tufanı veya öpücükler yok. Peki, ne var  hani boşluk olsa da doldursam diye bekleyen siz evet siz!

    Çünkü iletişim dilde cümle kurmakla olur, dolacak boşluk beklemekle elinde “upper” “advanced” duvar kağıdı değerindeki belgeyle dolaşmakla değil!

    Geçmiş yıllarda bir şehirde bir bayan geldi. O zamanın müfettişlik sınavlarına girmiş dil kısmında kalem oynatamamış. Şimdi lütfen bana İngilizcesiyle ilgili kurduğu cümlelere bakıp irdeleyerek o kalem oynar mı oynamaz mı kısaca bakalım. kapıdan girdi. Önce “hocam ben 12 sene bilmem ne kursuna gittim ‘advice’ düzeydeyim ama kalem oynatamadım bana özel ders verirmisiniz.” eveeeeettt…

    Birinci nokta: 12 senede (o zaman ilk orta  ve 3 yıllık lise vardı) yani 3 okulun bitirilip 4.den de yani üniversiteden de 1. yılını bitirilip kendi anadilinde 2. sınıfa geçildiği bir ülkede nasıl olur da İngilizce öğrenilemez veya öğretilemez.

    İkinci nokta: hanımefendinin ‘advice‘ derken aslında demek istediği ‘advanced‘ dir.

    Üçüncüsü, ben özel ders asla vermem kardeşime bile özel ders vermedim. Çünkü pedagojik olarak grup çalışması her zaman daha verimlidir. Sonuç olarak hangimiz Türkçeyi boşluk doldurarak öğrendik.

    Cevap 4:

    Bilimsel bir araştırmaya göre dünyada bazı kedi, köpek, papağan ve maymun türleri 500 ile 1000 arasında kelimeyi öğrenmektedir.

    Hayvanlarda ezberlemek olamayacağına göre kodlama yoluyla öğrenme onlarda da vardır. Şimdi medeni bir dünyada birinin çıkıp

    Günlük dilde 300-500 kelime yeter mi?” demesi bu anlamda ne demektir. Asla bir doktor günlük dilde 300-500 kelimenin yettiğini  söyleyemez veya bir avukat veya hakim veya mali müşavir veya yayıncı vs vs. Bir doktora göre günlük dil yirmi bin avukata göre otuz bin mali müşavire göre yirmi bin öğretmene göre yine binlercedir.

    Günlük dille anlatılan sebze meyve alışveriş selamlaşma mesleksel jargon yani özel terim kelime kullanımları vs. midir? O zaman bile bir alış veriş merkezine girdiğinizde kaç kalem mal var bunların sadece ismini bilmek kaç kelimedir.

    Peki, günlük dil kahvehane dilimidir? Bakalım orada neler var. Bir kere kahvehanede buluşan insanların kendi jargonları kendi mesleksel veya işsiz bile olsa her anlamda yöresel kullanımları peki bunlar saymakla biter mi?

    Cevap 5:

    Hayatımda yurt dışına çıkmamama rağmen karşılaştığım her yabancıyla her konuda nasıl konuşabiliyorum. Hayatını yurt dışında geçirmesine rağmen cümle kuramaması bir yana marifetmiş gibi yabancılar için Türkçe öğrenmek zorunda kaldılar diyen sevgili vatandaşlarımız ne demek istemektedir?

    Temelle İdris yolda giderken bir turistle karşılaşırlar. Adam 6 dilde yol sorar sonra bakar umut yok. Yanlarından ayrılınca Temel İdris’e “Bak adam 6 dil biliyor derdini anlatamıyor” der. 20 yıl Amerika’da kalan bir vatandaş torununun işlemleri için gelince ailecek iyi para kazandıklarını ama konuşup okuyup yazmaya gerek olmadığını söylemektedir.

    Cevap 6:

    İşte en önemli sorun: En sona bıraktım çünkü en fazla irdelenmesi gereken konudur. Türkçe ve İngilizce yapısal olarak zıt dillerdir.

    O yüzden bu zıtlık aynı zıtlıkta oluşmuş düşünme mekanizmalarına da yansıdığından Almanca Fransızca gibi bu 3 dili üst üste koyup sadece yerlerine gelen kelimeleri biraz da artikeliyle oynayarak diğerini oluşturma anlamında basit bir işlem yapamazsınız.

    Bunu 3 basit cümleyle karşılaştırmalı olarak verelim.

    Türkçe 1- Ahmet bu hastanede bir doktordur.

    Türkçe 2- Ahmet dün İstanbul’a gitti.

    Türkçe 3- Son zamanlarda ihracatlarda bir artış olmuştur.

    İngilizce 1- Ahmet is a doctor at this hospital.

    İngilizce 2- Ahmet went to İstanbul yesterday.

    İngilizce 3- There has been an increase in exports recently.

    Şimdi İngilizce cümleleri Türkçedeki gibi sadece düz kelime sırasıyla verelim.

    Cümle 1- Ahmet’dir bir doktor da bu hastane.

    Cümle 2- Ahmet gitti a İstanbul dün.

    Cümle 3- olmuştur bir artış da ihracatlar son zamanlarda.

    Şimdi Türkçe cümleleri İngilizce’de düz kelime sırasına göre kuralım

    Cümle 1- Ahmet at this hospital a doctor is.

    Cümle 2- Ahmet yesterday to istanbul went.

    Cümle 3- Recently in exports an increase there has been.

    Bu kadar zıtlık varken iki dil arası yapılar tersken ve düşünce sadece birinde gelişirken diğerinde aynı fikri aynı sırada veremezken fikrin oluştuğu dili yadsımak ötelemek nereye kadar devam ettirilecek bir inattır.

    Bu ülkede Türkçe düşünen bizler için en iyi dil öğretim yolunun karşılaştırmalı yöntemle kurulacağı gün gibi ortadadır. İngilizce birkaç noktadan Türkçeden daha basit bir dildir. Sonraki yazılarda bu konu üzerinde devam edeceğiz.

    Bu arada 100 saatin tamamı bitince ne oluyor ona da sonraki yazılarda devam edeceğiz.

    Mustafa Özay – Haber 7

    İngilizce: Dünyanın en basit dili

    Öyle bir dil düşünün ki hayatınızda öğrenemediğiniz herhangi bir konuyu o dilde yazılmış bir kitaptan okuduğunuz zaman tabiri caizse su gibi öğrenebileceksiniz.

    Öyle bir dil düşünün ki birisiyle karşılaştığınız zaman bu karşılaştığınız kişi dünyanın neresinden olursa olsun her konuda konuşup anlaşabileceksiniz.

    Öyle bir dil düşünün ki yapısal olarak bakıldığında kendi dilinizle birebir örtüşen fakat sadece her şeyin tamamen zıt olduğu bir yapıya sahip olsun.

    Öyle bir dil düşünün ki o dilin ana dil olduğu bir ülkeye gittiğinizde hayatın her safhasında o dilde yazılmış uyarı notları ve tabelalarla hayatınız çok kolay hale gelsin.

    Öyle bir dil düşünün ki aklınıza gelen bir fikri veya toplamda fikirler silsilesi olacak kısa veya uzun bir kitap veya makaleyi o dilde yazdığınız zaman okuyanınız belki de ülkenizde yazdığınızda sizi okuyacak olanların 1000 katı olsun.

    İşte İNGİLİZCE… Dünyanın en basit ve sistematik dili.

    Şimdi yukarıda sıraladığımız özellikleri tek tek bakıp analiz yapalım.

    Ülkemizde birçok bilim kurumunda yıllardır söylenen, başka kurumlarla aralarında, yapılan bilim ve kullanılan bilim dili konusunda birlik olmaması, hatta bazılarının yazdıkları belli konulardaki makaleleri diğerlerinin anlamadığı veya o konuyu meslek olarak seçecek kişilerin daha ilköğrenime başladıkları anda kavram karmaşasından dolayı öğrenememeleridir.

    Yani siz bir bilim dalında bir konuda bir makale yazacağınız zaman o konuda ilk defa bir kelime veya terimi ortaya attığınız anda onu açıkça ifade etmeden literatürünüze devam ederseniz hep söylenegeldiği gibi “şu üniversite hocasının yazdığı makaleyi bu üniversite hocası anlamıyor” veya “kullandığı jargon veya terimleri kabul etmiyor” şeklindeki söylemleri hep duyarsınız ve duymuşuzdur da.

    Oysa İngilizcede, dünyada isterse daha dün ortaya atılmış bir tez veya makale konusu da olmuş olsa o makale veya tezin yazarı ilk defa bir terim kullanıyor yani tamamen kendi ürünü olan veya bazılarının diyebileceği gibi uydurma bir kelime bile ortaya atsa ilk geçtiği yerde onu açıklamak zorundadır.

    Bu da şu demektir: İngilizce bir konuda yazılmış bir yazı okurken örneğin bir kelime veya terime takıldınız eğer bir sözlüğe baktığınızda o sözlük isterse dün piyasaya çıkmış olsun bu kelimeyi bulamadıysanız o kitapta geçtiği ilk yere bakın eğer orada da yoksa demek ki o kitap o kelime veya terimin kullanıldığı literatürün ilk kitabı değildir.

    İlk kitabı bulursanız ve orada o terimin ilk geçtiği yere bakarsanız mutlaka yazar onu açıklamak zorunda olduğu için hemen o terimin ne olduğunu okuyup anlarsınız. Bu İngilizce yazılmış her kitap için geçerlidir.

    Bir yazar kendi ürünü olan bir terimi ilk ortaya attığı zaman açıklamak zorundadır. Aksi takdirde yayınlayamaz veya yayınlamasına izin vermezler. Elbette ki izin almadan yayınlayabilir ama o zaman da kitap, referans verilmeyen bir deneme niteliğinde bir kitap olmaktan öteye geçemez. İngilizcede ‘clue’ yapısı adı verilen yani ‘ipucu’ yapısı adı verilen altyapısal özellikler ve bunların yazıldığı ileri düzey kitaplar vardır.

    Bu kitaplarda önsözlerinde “İngilizcede bir cümleyi anlamak için o cümlede geçen her kelimeyi bilmek zorunda değilsiniz” diye yazar. Ve ‘clue’ yani ‘ipucu’ yapılarını anlatır.

    İNGİLİZCEYE HER SENE 5 – 10 BİN KELİME KATILMAKTADIR

    İngilizceye her sene 5.000-10.000 (beşbin-onbin) arası kelime veya terim katılmaktadır veya eklenmektedir. Örneğin Prenses Diana’nın hayatının ve yaşadıklarının İngilizce’ye 5.000’den (beşbinden) fazla kelime ve terim kattığından bahsedilir.

    Türkçe İngilizceden daha sağlam temellere dayalı çok daha öncesinde kullanılan bir dildir. Ayrıca Arapça ve Osmanlıcada dil olarak İngilizceden her anlamda daha sağlam dillerdir. Burada sağlam kelimesi altına sığdırmak istediğim sıfatlar daha karmaşık, daha ayrıntıda gizli, semantik yani anlamsal anlam özellikleri daha yelpazesi açık bir yapıda olan, uzmanlık alanlarına daha fazla hitap eden vs diller olmaları anlamındadır. İngilizcenin doğuş koşullarıyla; diğer 3 dilin yani Türkçe, Arapça ve Osmanlıcanın doğuş koşulları kesinlikle karşılaştırılamaz.

    Diğer 3 dil kültürel birikimin harika hasletler bulunduran milletlerin dilleridir. Ama özellikle Türkçe üzerinde fazla uğraşılamayan bir hale getirildiği için avantajlarını yavaş yavaş kaptırmaktadır.

    Hayatınızda hiç öğrenemediğiniz örneğin tıp, sosyal bilimler, fen bilimleriyle veya bunların alt branşlarıyla ilgili bir konu veya merak ettiğiniz hayatın içinden bir konuyu, o konuyu ele alan İngilizce bir kitaptan çok daha kolay öğrenebilirsiniz.

    Örneğin yüksek matematiğin bir konusu veya sadece matematik veya organik kimyanın bir konusu veya sadece kimya vs vs. Amerikan filmlerinde görmüşsünüzdür. Adamın biri film icabı bir aletin kullanım kılavuzunu okur ve hemen kullanmaya başlar.

    Evet bu film icabıdır ama gerçek olan kısmı gerçekten bir kullanım kılavuzuyla ve iyi bir alet takımıyla bir kamyon motorunu veya bir skorsky helikopterini söküp tekrar monte edebilirsiniz.

    TÜRKÇE HÂLÂ İNGİLİZCE KADAR YAYGIN OLMA EĞİLİMİNDE DEĞİL

    İkinci konu yaygın olmakla ilgili bizde de Türkçe olimpiyatlarıyla Türkçe konusunda birtakım çalışmalar, gayretler yapılmasına rağmen hala İngilizce kadar yaygın olma eğiliminde değildir.

    Bu anlamda dünyanın neresine giderseniz gidin karşılaşacağınız her insanla elbette ki işaretlerle de anlaşabilirsiniz ama bilin ki mutlaka İngilizce biliyordur ve İngilizce en alt seviyeden de olsa anlaşabilirsiniz.

    Oysa moda tabiriyle yok Çince potansiyel dil olacakmış yok bir aralar Rusça derlerdi veya İspanyolca falan hepsinin yalan olduğunu veya söylendiği yerde kaldığını örneğin bir eski modan veya Afrika’da bir kabile üyesinden “do you speak english” sözünü duyduğunuzda göreceksiniz.

    İNGİLİZCE VE TÜRKÇE’NİN YAPISAL ZITLIKLARI

    İNGİLİZCE dünyanın en basit dilidir. Ve Türkçeyle olan yapısal zıtlığına rağmen içerdiği cümle yapıları da birebir örtüştüğü için kolay öğrenilebilir.  Bu zıtlığı, amiyane tabiriyle zıtlığın birliğini oluşturup, birinden diğerine geçiş de hem insanın zihnini açmakta hem de ana dili bunlardan biri olanın diğer dili çok daha kolay öğrenmesini sağlamaktadır.

    (Yeter ki şu İngilizce düşünmek gerek saçmalığından bir an önce vazgeçelim. Pazar günkü yazımda ekran karşısına davet ettiğim İngilizce düşünen Türklerden hala ses çıkmadı. Ya beni kaile almadılar veya İngilizce düşünemedikleri 60 saniyede ortaya çıkacak diye korktular. Ben iğneyi yine kendime batırıp beni önemsemediler diyeceğim. Ama ben İngilizce düşünen bir Türk olsaydım ve birisi yapamazsın deseydi haddini bildirmek için canlı yayına çıkar ve nasıl düşündüğümü aslanlar gibi ispat ederdim.)

    Bu yapısal zıtlık ister inanın ister inanmayın kafanızda oluşan her fikri sanki isminizi söyler gibi bir anda İngilizcede ifade edecek hale sizi getirmektedir.

    Beynimizde düşünce merkezinde oluşan bir fikir iletişim cümle kurmakla sağlandığı için ve fakat hem kelime hem kelime grubu hem de cümle düzeyinde sadece belli sayıda ama bu sayı Allah’ın (c.c) hakkı şu sayıdadır amiyane tabirinde dediğimiz sayıdadır sadece. Anlamışsınızdır.

    Türkçe bu anlamda her şeye gramatik olarak bakarken İngilizce basit bir şekilde sadece yapısal olarak bakmaktadır. Şimdi bir düşünün lütfen size konuşma okuma anlama ve yazma düzeylerinde ne gelirse gelsin veya siz bu düzeylerde karşı tarafa ne kurarsanız kurun sadece bu üç cümle yapısı üzerine kuruludur.

    Bin sayfalık herhangi bir konuda İngilizce bir kitapla bin sayfalık herhangi bir konuda bir Türkçe kitabını yan yana koyup ikisinden de gözümüz kapalı birer sayfayı açıp gözümüz kapalı birer cümleyi işaretleyelim mutlaka bu üç cümle yapısına plase olduklarını yani girdiklerini göreceksiniz.

    Türkçe ve İngilizce bu anlamda yani cümle yapılarının öğe olarak kuruluş silsilesi sıralaması anlamında terstir ama bu zıtlık veya ters oluş aynı zamanda kuruluş kolaylığının da adıdır veya rehberidir diyebiliriz.

    Bu üç cümle yapısını karşılaştırmalı olarak ele alan bir müfredat tahmin edin size neler yaptırır. En önemli sorun cümle kurmak ve anlayarak konuşmaktır.

    Yurt dışında kafede otururken aklına bir yöntem gelen birisi ülkemize gelip şöyle yaptırıyormuş: Hocanın karşısına geçiyormuşsunuz. O size bir cümle kuruyormuş. Siz tekrar ediyormuşsunuz. Sonra aynı cümle sırayla siz ve o en az yarım saat birbirinize söylüyormuşsunuz. Burada amaç anlamak değilmiş önemli olan bir cümle kurulMUŞMUŞ ve anlamak değil söylemek önemliymiş!

    NASIL YANİ? Belki karşılıklı iyi sözler söylemiyoruz. Ben ne dediğimi bilmiyor, Bana ne dendiğini anlamıyorsam bunun dil ve iletişimle ne ilgisi var?

    Ve daha neler neler ne yöntemler ne taktikler ama hiçbiri ana dili baz almayan reddeden öteleyen saçmalıklar.

    Kendinizi soyut bir ortamda düşünün lütfen. Ülkenizde kangren olmuş sanki bir araç değil de, artık öğreneyim öleyim diyecek şekilde insanların nefret etmesinin sağlandığı bir amaçmış gibi güya öğrenme ve bacasız sanayinin sömürü odağı haline getirilmiş bir İngilizce ortamı düşünün.

    Ve düşünün ki size kurulacak ve sizin de oluşturacağınız fikri kuracağınız sadece üç tane cümle yapısı var ve ne lengüistik ne de matematiksel olarak dördüncü bir cümle yapısı her iki dilde de asla olmayacak.

    Peki, şimdi konuşamaz mısınız, yazamaz mısınız, okuyamaz mısınız, anlayamaz mısınız?

    Aksine, hepsini tabiri caizse oynaya oynaya yaparsınız.

    Newton’dan öncede yer çekiminin olması ama Newton’un adını koyması gibi her dilde de bu cümle yapıları zaten var ama sadece bu üç cümle yapısıyla sınırlı iki dil var elimizde ve bu iki dil siyah ve beyaz gibi zıtların birliğinin beyin faaliyetlerini coşturan ortaklığının sebebi ve sonucu olan yapılar.

    Ve devamını düşünün başlangıç ve bitişi de yine kendileri olan yapılar. Şimdi bu yapıları karşılıklı iki dil bağlantısıyla anlatan bir müfredat hem dil bilimcilerin beynin hem sağ hem sol yarı kürelerini aynı anda çalıştırıyor dedikleri bir müfredat.

    Hem bittiği anda size her konuda istediğiniz uzunlukta cümleyi konuşma okuma anlama ve yazma düzeylerinde kurduran bir müfredat, hem karşınızdaki bir kişiyi bu 4 düzeyde anlamanızı sağlayacak bir müfredat, hem de Fransızca ve Almancayı da bu müfredat sırasıyla aynı dizgeyi veya sistematiği kullanarak kendi kendinize öğrenmenizi sağlayacak bir müfredat sizce de iyi değil midir?

    Dünyada nereye giderseniz gidin İngilizcenizi kullanarak her toplumsal ve ekonomik düzeyde dil anlamında istediğiniz her şeyi yaparsınız.

    TÜRKÇE GİBİ ZOR DİLİ ÖĞRENMİŞSEK, BASİT BİR DİLİ…

    Unutmayın biz Türkçe gibi bir dili öğrenmeyi başarabiliyorsak ki Türkçe İngilizceden çok daha zor bir dildir, İngilizce gibi basit sistematik bir dili çok kolay öğrenebiliriz.

    Ama bizim düşünce sistemimize paralel olacak bir sistemle öğrenmemiz gerekir.

    İngilizce öyle bir dildir ki bu dilde kompozisyon yazmayı başarabiliyorsanız Amerika’da size burs vermektedirler. Bu da İngilizcede kompozisyon yazmak zordur anlamının değil Amerikan halkının bilgi düzeyinin ne olduğunun göstergesidir.

    Amerika ve İngiltere’nin dünyaya pazarladıkları İngilizce kendi ülkelerin de bile insanlarına öğretemedikleri İngilizcedir.

    Amerika’da bir aralar İngilizcenin miyavlama ve mırıldanma haline gelmesi tehlikesi düşünülerek söylendiği gibi yazılması teklif edilmiş ama bunun çok daha fazla kafa karışıklığına yol açacağı görülüp bundan vazgeçilmiştir.

    İlk körfez savaşı sırasında Amerikalı bir general ülkemize gelip kamuoyuna canlı yayında açıklamalar yaptığı gazetecilerin de hazır bulunduğu bir ortamda kendini Öyle bir kaptırdı ki yayın çevirmenleri aktarımı bırakmak zorunda kaldı ve ancak adamlarının uyarısıyla tekrar doğru dürüst konuşmaya başladı yani anlaşılır olarak. Zenci Amerikalıyla beyaz Amerikalının fikir anlaşmazlığı değil ama birbirlerinin konuşmasını anlayamadıkları bir dil haline gelmiş bir dilin hala asıl odak noktası olan cümle kurmak anlamında değil de saçma telaffuz zırvalarıyla güya öğretilmeye çalışılması acaba kimin çıkarlarına hitap etmektedir?

    Susayınca akla suyun değil alkolün geldiği, misafire bizimki gibi çay değil de alkolün ikram edildiği bir toplumun, kanlarında sürekli alkol dolaşan dinen bile alkolle vaftiz olan bir halkın, alkolün etkisiyle aynen ülkemizde alkol alanların Türkçeyi konuşması gibi dillerine o gevşekliğin genetik olarak da kodlandığı bir halkın; gerçekten kullanımı her anlamda kolay dillerini, neden onlar gibi telaffuz etmemiz gerekir zorlamalarıyla asıl özden saparcasına öğrenmemiz veya öğrenmememiz gerekiyor?

    İngilizceyi öğrenir ve fikir sahibi insanlar olarak fikirlerinizi İngilizce yayınlar yaparak bu dilde yazdığınız kitaplarla dünyaya yayarsanız okur kitleniz tahmin edeceğiniz gibi normalde ulaşacağınız sayının yüzlerce katı olacaktır. İngilizcede bir fikri ifade etmek de basittir.

    CÜMLE KURMAKTAN KORKMAYIN

    Kuracağınız cümle yapısına fikrinizi yerleştirdikten sonra isterseniz satırlarca uzatabilirsiniz.

    İngilizcede cümle uzadıkça düşmez aksine cümle uzadıkça açıklama betimleme tanımlama özellikleriyle de desteklendikçe daha anlaşılır hale gelir.

    Uzun cümle demek zor cümle demek değildir. 80 kelimelik bir cümle basit bir cümledir 8 kelimelik bir cümle bileşik kompleks bir cümledir.

    Türkçede kafamızda oluşan bir fikri, ifade edeceğimiz cümle yapısına “plase ettikten” yani yerleştirdikten sonra İngilizcede de karşılığı olan cümle yapısını belirledikten sonra artık İngilizce cümleniz isminizi söylemek gibi veya su gibi ağzınızdan dökülecektir.

    Bu dili öğreten 100 saatlik bir müfredat düşünün ki; bittiği zaman “Ahmet’in dün gelip gelmediğini Ayşe’nin Aliye anlatıp anlatmadığını unutmamıştım.” cümlesini “Sen gelmeden önce Osman geldi” basit cümlesini size rahatlıkla kurdurabilsin.

    O müfredat, “konuyu araştıran uzmanların üzerinde çalıştıkları konuyla ilgili açıklama yapan bakanlar eleştiriye açık olduklarını söyleyen yöneticinin tavırlarını yadırgadıklarını ifade ettiler” cümlesini “Ali topu tuttu. Koş Ali koş” Cümle ve kipini (İngilizcede aslında emir kipi de öznesi olan bir cümledir ama özne daima ikinci tekil veya çoğul kişi olduğu için ihmal edilir) “Arkadaşınız gelmeden önce tarafınızca öne sürülen argümanlar, bizce desteklenen fikirlerle örtüşmüyor mu?” tarzı cümleleri de size kurduracaktır.

    İster günlük hayattan olsun ister literatürden olsun dilde cümle kurmak asıl olgu olduktan sonra cümle kurmaktan korkmayın.

    BİR CÜMLE ANALİZİ YAPALIM

    Ve unutmayın ki Türkçede aklınıza gelen her fikir oluşumu cümle formatında İngilizcede de aynı cümle yapısına plasedir. Örneğin Türkçede; “O, bana Ahmet’in gelip gelmediğini Ayşe’ye sorup sormadığımı sordu” cümlesi ne kadar zor olabilir?

    Bunu, İngilizce hava atmak olarak algılayabilecekler olabileceğinden sadece Türkçe analizle verelim.

    İlk önce asıl özne “o” dur.

    Yani nesne ve tümleçleri boş verirsek cümle aslında “O, bana sordu.” şeklindedir.

    İngilizcede de aynı cümle yapısındadır.

    Sonra nesneyi yani Ayşe’ye sorup sormadığım şeklindeki isim cümleciğini kurmalıyım. “Ben Ayşe’ye sordum.” cümlesine “-mediğini-madığını” eklemesini yaparsanız bu cümle elde edilir.

    Burada da “Ahmet’in gelip gelmediği” isim cümleciği “Ayşe’ye sordum.” cümlesinin nesnesi olan cümleciktir. Bu da Türkçede “Ahmet geldi” cümlesine “-mediğini –madığını” söylemi eklenerek elde edilir.

    Sonuçta ((( ))) iç ve dış parantezler şeklinde ele alırsak her iki dilde de ister en içteki parantezden en dışa veya ister en dıştaki parantezden en içtekine hareketle cümleyi kurarız.

    İçten dışa gidelim.

    önce “Ahmet geldi.” Deriz.

    Sonra “Ahmet’in gelip gelmediği” deriz.

    Sonra “Ahmet’in gelip gelmediğini Ayşe’ye sordum.” Deriz.

    Sonra“Ahmet’in gelip gelmediğini Ayşe’ye sorup sormadığım” deriz.

    En son da “O, bana Ahmet’in gelip gelmediğini Ayşe’ye sorup sormadığımı sordu.” deriz.

    Dıştan içe gidelim.Önce “O bana sordu” deriz.

    Sonra “o bana Ayşe’ye sorup sormadığımı sordu” deriz.

    En son da “O bana Ahmet’in gelip gelmediğini Ayşe’ye sorup sormadığımı sordu” deriz.

    İngilizcesinde de aynıdır.

    Fiilli bir cümle var. (bazıları fiil cümlesi diyor ben fiilli cümle demeyi tercih ediyorum)

    Bunun nesnesi yine fiilli bir cümlenin isimleşmesinden oluşmuş isimleşen buradaki fiille cümlede yani isim cümleciği de asıl fiilli cümle yapısı içinde ikinci bir isim cümleciğini yine fiilli cümleden oluşmuş bir isim cümleciği olarak nesnesi olarak almıştır.

    Tabii bu cümleyi ancak tüm müfredatı bitirerek kurabilirsiniz.

    İngilizcede her cümle yapısında her cümleyi her unsura nesne tümleç sorusu sorarak kurabilirsiniz. Bu, her düzeyde böyledir.

    İngilizcede cümle kurmak çocuk oyunu gibidir her şeye soru sorarak baştan sona kurun gidin hani derler ya akıp gidersiniz. Türkçe, Osmanlıca, Arapça akıl, mantık,İ zeka unsuru ve göstergesi olan diller iken İngilizce sadece pratiğin dilidir. İngilizcede önemli olan hemen işe eyleme kalkışmadır.

    Bir acelesi vardır İngilizcenin onu ana dil benimseyenler açısından nasıl hemen elde etmek hakim olmak elzemse İngilizce için de önce işi yapmak önemlidir.

    Yapılan işten kimin neyin etkilendiği önemli değildir. Biz ise eylemi hep sona bırakırız. Biz de işi yapanın zamir özelliği cümleyi yapısal olarak etkilemez ama İngilizcede ‘doer’ yani eylemin yapıcısı çok önemlidir.

    Yapıcının zamir özelliği tüm yardımcı fiil ve fiil plasmanlarını etkiler.

    İngilizcede bir cümleye “ben” diye başladıktan sonra istediğiniz kadar coşarak dakikalarca cümleye noktayı koymadan canınızın istediği kadar uzatabilirsiniz. Aynı şey Türkçede de vardır.

    Örneğin “İstanbul’a gittim.” diye başlayıp; “Amcamın oğlunu görmeye İstanbul’a gittim.” “Amcamın oğlunu görmeye Türkiye’nin en büyük şehri olan İstanbul’a gittim.” “Üniversitede okuyan amcamın oğlunu görmek için canımdan çok sevdiğim ülke olan Türkiye’nin en büyük şehri olan İstanbul’a gittim.” “Dünyanın sayılı üniversitelerinden biri olan bu üniversitede okuyan amcamın oğlunu görmek için canımdan çok sevdiğim ülke olan Türkiye’nin en büyük şehri olan İstanbul’a gittim.” vs vs uzatabileceğimiz şekilde cümlemizi kurabilirsiniz.

    İngilizcede de aynı durum geçerlidir. Her iki dilde de bir cümlede ne kadar çok isim geçerse cümleyi o kadar fazla uzatabilirsiniz.

    Çünkü ne kadar isim demek o kadar cümlecik ve o kadar cümlecik de içinde geçen her isim için bir o kadar daha cümlecik demektir. Tabiri caizse ne kadar ekmek o kadar köfte misali bir cümlede ne kadar isim varsa oyun sahanız o kadar büyüktür…

    İNGİLİZCEYİ MUZ GİBİ SOYDUM

    Ayıptır söylemesi; bir gün bir şehirde o şehrin güya en iyi dil kursunun İngiliz hocasıyla bir kafede topluluk içinde konuşuyoruz. Adam; “Bizim amacımız size dil öğretmek değil ki bir Türk sadece tanışıp kendini tanıtsın biraz da ne dendiğini anlasın yeter” deyince ben de; “Ben sizin dilinizi muz gibi soydum. Merak etmeyin her Türk her İngiliz’den daha iyi İngilizce öğrenecek” dediğim için masadan hışımla kalktı gitti.

    Devam edeceğiz.

    Saygılar…

    Mustafa Özay – Haber 7

    İngilizce neden bu kadar kolaydır?

    Eskiden, Sayın Sadettin Teksoy’un bütün gün fragmanlarla verilen ve gerçekten cangıl yani vahşi ormanda bir yamyam kabilesinin hayatıyla ilgili bir programında, Teksoy ve kameramanı vahşi ormanda üstlerinde 2 parça elbiseden başka bir şeyleri olmayan şimdi değil ama eskiden yamyam olan bir kabileyi incelemek için kabile içine giriyorlar.

    Herkes merak ediyor. Karşılarına kabile şefi çıkıyor. Buraya kadar her şey normal ama asıl normal dışı olan veya benim dikkatimi çeken şey Sadettin Teksoy İngilizce; “Will you eat us?” yani; “Bizi yiyecek misiniz?” diye sorunca yamyam kabilesi şefi;  “no” diyor ve İngilizce konuşmaya devam ediyorlar.

    Düşünün kendi dilleri bile ancak birkaç bin kelimeyi geçmeyen bir halk milyonlarca kelime ve referansın olduğu (merak edenler Oxford sözlüğünün arkasını okuyabilir) İngilizceyi en azından birçok halkın cesaret edip öğrenip karşısındakiyle konuşamayacağı derece ve düzeyde öğrenmiştir.

    Peki bu nasıl oluyor?

    Biz dahil birçok dilde olmayan ve filmlerde de gördüğünüz ve İngilizcenin kendi içinde de olan “spell it”  yani “hecele” diye bir söylem vardır. Biz hecele deriz ama harf harf söyle de diyebiliriz.

    Örneğin; iki kişi konuşurken bir kelime geçince biri diğerine bunu söyler. Peki Türkçede bir sarhoşun sohbeti dışında hangimiz şimdiye kadar Türkiye’de yaşayan birine söylediğin kelimeyi harf harf kodla demişizdir?

    Bu son günlerde moda olmuştur. Çünkü hepimiz bazen “gidiyorum” değil “gidiyom” ,  “yanlış” değil “yanlış” veya “yalnız” değil “yalnız” deriz. Veya bazı kelimeleri hızlı söyleyenler vardır vs vs. Ama bunlar dışında anlamadığımız kelime yoktur.

    Neden Eskimosundan Afrikalısına, Çinlisinden Rusuna kadar herkes İngilizceyi öğrenmektedir de bu ülkemizde hala bir sorundur? Deniyor ki “yaşanan yere gitmek gerek”. Peki “kaç Eskimo İngiltereye gitme şansına sahiptir?” Kaç Zimbabveli kaç Çinli Amerikaya gitme şansı elde eder.

    Bazıları diyor ki “her dil dünyada iletişim için kullanılabilir.” Bunun böyle olmadığı gün gibi ortada değil midir? Çince Çin dışında, Rusça Rusya dışında vs nerede iletişim aracıdır?

    İngilizce, dil kolonizmini en iyi uygulayan dillerden olmuş, her dilden kelime almıştır. İngilizceye İspanyolcadan giren ve İngilizcenin benim dediği 60000(altmış bin) kelimelik bir sözlük vardır. Geçen yazıda Prenses Diana’nın hayatıyla ilgili olay ve olguların prenses ölene kadar İngilizceye 5000(beş bin) kelime kattığını söylemiştim. Bunu kafaya takanlara Oxford’un 12 ciltlik sözlüğünü açıp bakmalarını tavsiye ederim. Tabii gazetelerin verdiği bedava sözlüklerden başka sözlük olup olmadığını bilmeyenler için bu söz ne anlama gelir bilmem.

    Türkiyedeki en büyük sorunlardan ikincisi bir müfredat eksikliğidir. Bu asla bir yöntem ,metot vs sorunu değildir.

    Eskimoluya uyan müfredat Afrikalıya uymaz ona uyan Rusa uymaz hepsine uygun gelen bize uymayabilir. Türkiyedeki İngilizce müfredatları ana dili İngilizce olanlara göre oluşturulmuş müfredatlardır. Bizim düşünce sistemimize ters müfredatlardır.

    Bu yüzden dünyada olmayan ve kimsenin inanmadığı uykuda öğrenme veya hipnozla öğrenme veya hafıza teknikleriyle öğrenme şeklinde sanki bu iş emek işi değil de saçma metot meselesiymiş gibi empoze edilmektedir.

    Şimdi bu yöntemleri tek tek inceleyelim.  İsteyenler bu işi yapanların sitelerine de bakabilirler bu yöntemcilerin.

    Uykuda öğrenme: Bir kere uyku modu insan hayatında yarı ölüm denebilecek bir evredir. Yani bilinç normal hayattaki haline göre iptal olmuş haldedir. İngilizcede bile bizim “kahvealtı” yani “kahvaltı” dediğimiz kavram, breakfast” kelimesiyle ifade bulmaktadır. Bunu “break” ve “fast” olarak ayırırsak“fasting” İngilizcede “oruç tutmak” demektir. “Break fast” ise “oruç açmak”demektir. Elbette ki bizim ki gibi veya en azından Yahudilerdeki gibi değil ama bir nevi oruç açmaktır. Yani en az 8 saatlik bir yarı ölüm halinden sonra uyanıp yemek yemektir. Uykuda bütün faaliyetler durmuş haldeyken öğrenme gibi tamamen bilinç isteyen bir eylem nasıl olur da olabilir?

    Ve nasıl olur da güya uykuda verilen bilgi bilinçaltından çekilip uyanık haldeyken fonksiyonel olarak kullanılabilir. O zaman herkes tıp mühendislik hukuk vs kitaplarını cd lere aktarıp uykuda öğrenip doktor avukat mühendis olsun öyle değil mi? Sabaha kadar uyuyayım sabah gidip anatomi sınavını geçeyim sabaha kadar uyuyayım ve sabah gidip termodinamik dersini geçeyim.

    “Uyuyayım” derken bazıları yazdıklarımı karmaşık buluyormuş yani uyurken aynı zamanda sözde uyku metotçularının cdlerini dinleyerek uyuyayım demek istiyorum. Ben bu metodu inanın akıl almaz ve mantık dışı buluyorum. Mantığını açıklamak isteyen veya bu yolla dil öğrenen varsa bilmek isterim. Ve böyle yöntem uygulayanların bırakınız dil öğretmeyi kendi ana dilimizde bir Nasreddin hoca fıkrasını bile anlatamayacaklarını iddia ediyorum.

    Hipnozla öğrenme: Bu da saçmalığın daniskası güya yöntemlerdendir. Zaten bazı hipnozcuların bilgisizlikten ve cahillikten uyuttukları kişileri uyandıramadıkları görülmektedir. Bu da bir nevi uyku modu gibi bilinç dışı bir konumda öğrenme gibi bilinç isteyen bir eylemin güya yaptırılması saçmalığıdır. Yine iddia ediyorum ki hipnozla dil öğrettiğini iddia edenler Türkçede bir Nasreddin hoca fıkrasını öğretsinler ben bir daha İngilizce kelimesini ağzıma almayacağım.

    Hafıza teknikleri: Hafıza teknikleri ülkemizde 2000 yılından sonra türemeye başlayan bazı fırsatçıların saçmalıklarından başka birşey değildir. Hafıza çivileri varmış ve çivi çakarak insanları tedavi etmekten dil öğretmeye kadar yelpazesi maşaallah çok geniş olan faaliyetler yapıyorlarmış. Dünya hafıza şampiyonu olmak ayrı şey ki bu kişisel bir başarıdır herkesi bu hale getirmek ayrıdır. Örneğin bu yöntemle “chasm” yazılan ve Türkçede artikülasyon olarak ”kezım” diye telaffuz edilecek bir kelime şöyle öğretilmekteymiş: Kazım diye biri bir gün yolda giderken ayağı yoldaki bir yarığa takılır ve ayağını burkar. hmmmm evet demekki “kezım” yani “kazım” telaffuzuna sahip olan kelime “yarık”tır.

    Şimdi İngilizce bir kelime için Türkçede kaç kelime heba edildi bakalım. Tam 15 kelime evet bir kelime için 15 kelime.

    Peki her İngilizce kelime için Türkçede bu kadar kelime telef edersek nasıl kelime öğrenebiliriz? Ve asıl sorun diyelim ki bu yöntem faydalı olsun kaç kişi bir kelime için 15-20 kelimelik cümleler kurup sadece tek kelimeyi öğrenme gayretine girer? Bir an için hafıza tekniği olduğunu düşünelim ve bunun dil öğrettiğini düşünelim. O zaman bu işi yıllardır yapanlar sizce dünyada genel geçer olan tüm dilleri öğrenemez miydi? Ben bu yöntemin savunucusu olsam örneğin 20 senemi versem bu yönteme her yıl bir dili öğrenirdim. Oysa ben bu kişİlerin İngilizceyi bile ancak bildiklerini düşünüyorum.

    Kelime öğrenmenin tek yolu literatür taramaktır. Lütfen düşünün ülkemiz dahil dünyanın her ülkesinde herkes ülkelerinin milli eğitim potasına göre lise son sınıfa kadar aynı dil potasından çıkmaktadır. Ülkemizde de herkes lise son sınıfa kadar aynı Türkçeye hakimdir ve üniversiteye girince 6 sene sonra terimlere aşina olarak doktor 4 sene sonra avukat 4 sene sonra mühendis vs olmaktadır. Hangi lise öğrencisi lisedeyken mekanik termodinamik envanter bilanço anatomi bilgisine sahiptir? O yüzden ne kadar okursak dilde o kadar ilerleriz sürekli literatür taramak gereklidir.

    Hele dilciler için bile başkalarının okumadığı hatta kendi anadillerinde okumadıkları konularda bile literatür taramaları gereklidir.

    Bazı kuruluşlarda olduğu gibi öğrencilerin ceplerine kağıt doldurtup dalga geçer gibi içinde güya kelime yazan kağıtları derste birbirine attırarak kelime öğretilebilir mi? Kelime kartları ne demektir? İnsanları önce okumaktan soğutup sözlükle haşır neşir olmaktan soğutup birtakım saçmalıklarla kelime öğretme hokkabazlığının nesnesi yapmak günah ve ayıp değil midir?

    Kendine dilci diyen bazıları bile ben neden tıpla ilgili okumak zorundayım diyorsa söylenecek söz kalmamıştır.

    Ben yirmi yıldır bir dil müfredatı uyguluyorum sürekli güncel olan kelime ve terimlerle donanımlı bu müfredat. Şimdiye kadar 4000(dörtbin) e yakın öğrencisi olmuş bir müfredattır. Sadece ben olduğum için bu kadar ancak olabilmiştir. Bazıları çıkıp bunun da hesabını yapmak isteyebilir. Şu anda 300 öğrencim vardır. Bırakın tek kişinin hoca  olduğu bir kurumu acaba kaç dersanenin bu kadar öğrencisi vardır? Benim bu anlamda 20 sene önce ders verdiğim öğrencimin bile kayıtları devamlılığı devamsızlığı aldığı puanlar verdiği raporları vs durmaktadır. Ben üç şey istiyorum katılımcıdan birincisi derslere devamlılık sanırım hakkımdır ikincisi ders raporları insanda kısa ve uzun süreli hafıza vardır. Sadece derse girmek kısa süreli hafızaya almanızı sağlar tekrar edip uzun süreli hafızaya almanız gerekmektedir. Bu yüzden biz katılımcıdan her dersin raporunu bir sonraki ders isteriz. Üçüncüsü biz her aşamada performans değerlemesi (bazıları değerlendirmesi diyor) yapıyoruz. Bunun için quiz dediğimiz 50-80 tane arasında her konudan sonra küçük sınavlar yapıyoruz ve bu sınavlarda geçme notu 85 tir.

    Yani bitiren herkes İngilizceyi 85 ortalamayla bitirmektedir. Ondan sonra girecekleri bir dil sınavından en az 70 almak devede kulak memesi bile değildir bırakın kulak olmayı. Bu anlamda Türkiyedeki dil programı veren ve bir sınavda 70 vaadeden bazı yerlerin kendi sınavlarında öğrenciyi, hangi notla geçtiğinde o konuda başarılı kabul ettiklerini araştırın lütfen.

    Ben genel pedagojik yöntemlerden tam öğrenme kuramını dil öğretimi yöntemlerinden çeviri artı bilişsel yöntemini karşılaştırmalı dil bilim kuramlarına göre uyguluyorum bu yıllardır böyle.

    Şimdi benim teklifim şu; madem ki bu olay yani İngilizce kangren olmuş sorunu bir olgu, artık o zaman uzmanların ve noterin huzurunda sadece Türkçe bilen hayatında İngilizce görmemiş 12 şer kişilik gruplara, seçilecek bir derslik ortamında bir binada uzmanların da kontrolünde 8 ay boyunca ders verilsin. Ve bu dersleri Türkiyede kendine güvenen tüm yöntem sahipleri tüm kurumlar katılımlarıyla hem de kendi yöntemlerinin de bir teyidi, onayı olacak şekilde versinler. Ve 8 ay sonunda her yöntem ve müfredat vs sahibinin grubu dünyada herhangi bir dil sınavına veya konuşma okuma anlama ve yazma düzeylerinde her türlü sınamaya tabii tutulsun. Ve ülkemiz için gerçekten en iyi yöntem seçilsin diğerleri tarihe geçip yerlerini alsınlar.

    Benim bir hayalim var lisede sene sonunda öğrenciler hani ders yılı sonu çalışmaları yaparlar ya hani bazıları bilim deneyi yapar icatlar yapar halı örer başka işler yaparlar ve bunlar sergilenir. Hayalim şu; bir dil müfredatı düşünün ki lisede seçmeli ders olarak verildiğinde bu dersi alan bir öğrenci örneğin Ayşe isimli bir öğrenci 400 sayfalık bir tıp kitabını çevirmiş. Ali isimli bir öğrenci 350 sayfalık bir sosyoloji kitabını çevirmiş. Ahmet isimli bir öğrenci Kpds sınavına sokulup daha lisedeyken 80 almış ve sonuç kağıdını sergiliyor.

    Bir Türkiye vatandaşı için İngilizcenin hayatının amacı değil başka amaçları için araç olacağı bir ülke hayal ediyorum. Lütfen yukarıdaki teklifimi halkın desteğiyle de isteyen her kurumun ve kişinin kabul edip kendi insanına bir fayda olsun diye bu yarışmaya katılmayı kabul etmesini istiyorum ne kaybederker ki öyle değil mi? Şimdi bazıları çıkıp hangi zan olduğu belli olmayan tavırlarıyla reklam mı yapıyorsun? yazacaktır hayır reklam yapmıyorum ihtiyacım da yok veya bir an için bu olayı reklam diye düşünsek de asıl düşünülecek olan sadece benim için mi herkes için bir reklam olamayacak mıdır? Ayrıca iyi bir sistemin reklamının yapılıp halka tanıtılması iyi olmayanların ayıklanması ne kadar kötüdür ki.

    Türkçeden İngilizceye cümle kurmak İngilizce konuşmak İngilizce yazmak demektir. İngilizce o kadar kolay bir dildir ki aklınıza gelen her şeyin İngilizcesini hemen kurabilirsiniz ve buna önce kelime sonra kelime grubu ve en son da cümle düzeyinde başlarsanız ve böyle devam ederseniz karşınıza gelen herkesle her konuda İngilizce konuşursunuz. Yeter ki kafanızda oluşturduğunuz fikri hangi cümle yapısına plase edeceğinizi veya yerleştireceğinizi bilin.

    Bizler kafaları tamamen boş İngiliz çocukları değiliz. Yıllardır kafasında dil merkezi soyut somut her şeyi Türkçe dilinde kodlamış her şeyin karşılığının Türkçede yer aldığı insanlarız. O yüzden soyut somut bir obje veya kavram düşünüldüğünde aklımıza hangi dilde kodlandıysa o dildeki kelime karşılığıyla gelir. Düşünmek budur. Düşünme süreci budur işlemesi budur.

    Ben burada objektif kriterlere dayalı savlar ortaya atarken bazıları çıkıp kafayı bir cümleye takmakta ve okuyanları da olaydan uzaklaştırmaktadır. Madem ki bu iş sistem işi ve ben hatalıyım o zaman neden kamuoyu önünde her şey ortaya çıksın haklı haksız tabiri caizse dürüst olan olmayan ortaya çıksın diye sadece ben uğraş veriyorum.

    Geçende internete filtre konusunda sokaktaki vatandaşla görüşme yapılıyor tv kanallarında. Bir üniversite öğrencisi aynen şöyle bir cümle kurdu; “Biz her şeyi internetten öğreniyoruz. İnternet olmazsa çok kötü olur yani ne yapacağız kitap mı okumak zorunda kalacağız?!!!” bu çok acınası bir durumdur.

    Dil öğrenmek zihni faaliyetleri de geliştiren bir aktivitedir. Aklınıza gelen her fikri İngilizce dilinde kurmak istemez misiniz?

    Bir yabancıyla tanışmanın ötesine geçip her konuda konuşmak istemez misiniz? Her konuda okuyup anlamak istemez misiniz?

    İngilizce yazılmış bir kitaptan belkide Türkçede öğrenemediğiniz katlı integraller fonksiyon konusu genetikle ilgili bir konu muhasebe bilgisi kazak örme teknikleri en basitinden bir aletin nasıl çalıştırıldığıyla ilgili kullanım kılavuzunu okuyarak ne kadar basit ve anlaşılır anlatıldığını görebilirsiniz. Türkçeyi bile İngilizce yazılmış bir kitaptan daha iyi öğrenirsiniz.

    Maalesef bu böyledir. Amerikalılara Türkçe öğretmek yazılmış bir kitap geçti elime. Türkiye’de pek kimsede yoktur ama ben herkese dağıtıyorum. İnanır mısınız kitap İngilizce ama okurken tam tersini düşünün Pandoranın kutusu gibi. Bir kere adamlar bizden iyi Türkçe biliyorlar ikincisi İngilizcede Türkiye’de ne kadar yanlış bilgi aktarımı olduğunu bu kitapta daha iyi görebiliyorsunuz. Bazıları buna da itiraz edeceklerdir ama görünen köy kılavuz istemez.

    İngilizcede çeviriye ilk başlayanlar için her satırbaşında karşısına bilmediği kelime gelmesi insanı olaya karşı soğutur. Şöyle basit bir yöntem izleyebilirsiniz.

    Örneğin diyelim ki bugün 10 sayfa okuyacağım diyorsunuz. Önce bu 10 sayfadaki bilmediğiniz kelimeleri çıkarın sonra kelimelerin anlamlarını bulun.

    En son da bir elinizde kelimeler bir elinizde metin Türkçe okur gibi okursunuz. Siz aynı literatürde 500 sayfaya yaklaştıkça bilmediğiniz kelime sayısı sayfada 1 kelimeye 1000 sayfaya yaklaştıkça aynı literatürde bilmediğiniz kelime sayısı 5 sayfada 1 kelimeye 5000 sayfayı geçince 10 sayfada 1 kelimeye düşer. Ne kadar bu şekilde literatür tararsanız her literatür için 5000 sayfa sonra bilmediğiniz kelime sayısı 10 sayfada 1 kelimeye düşer. Çünkü dünyada her literatürde kelimeler %90 tekrarlı %10 tekrarsızdır. Bu, uygulamada şu demektir; Eğer ben 1000 sayfalık bir İngilizce tıp kitabının ilk 100 sayfasını sözlükle okursam kalan 900 sayfayı çok rahat okurum demektir. Çünkü bilimsel olarak 1000 sayfalık herhangi bir literatürdeki bir kitabın ilk 100 sayfasında kalan 900 sayfada geçen kelime ve terimlerin % 90 ı geçer demektir.

    O yüzden bol bol okuyunuz. Dili yaşamak gerek diyenlere hangi ülkeye gidip ne kadar yaşadıklarını ve yanlarında bir Türke yapışmadan mı yaşayıp yaşamadıklarını sorunuz. Dil okuyarak gelişir. Türkiyedeki İngilizce formasyonlu ve bunu meslek olarak yapanların yüzde doksanı yurtdışı görmemiştir. Görenler de gittikleri ülkede uçaktan iner inmez gidip bir Türke yapışmış aylarca Türklerin içinde yaşamıştır. Gerçek bu iken daha fazla saçmalamanın anlamı yoktur.

    Bu ülkede büyük bir İngilizce öğretememe ve sistem çöplüğü olma sorunu vardır. Ben teklifimi bir daha tekrarlıyorum 12 şer kişilik ve hayatlarında İngilizce öğrenememiş veya bilmeyen kişilerden oluşacak gruplara 8 ay boyunca ders verilsin.

    Bu 8 ay benim için 100 saattir isteyen istediği kadar versin isterse her gün 4 saat versinler fark etmez. Veya 100 saati ne kadar ay olarak sürede isterlerse verelim öyle değil mi? Şimdi bu yazı çıkar çıkmaz bazı karşı çıkar sahipleri 8 ayı veya 100 saati de dillerine dolarlar.

    8 ay sonra veya süre neyse artık bitince her gruptan öğrenciler oluşturulacak uzmanlar kurulu önünde her türlü sınava tabii tutulsun veya dünyadaki herhangi bir dil sınavına veya sınavlarına sokulsun. Ve hangi müfredat tam başarıyı elde ediyor görelim lütfen.

    Şimdiye kadar gerçekleşen şudur şimdiye kadar 10 sene dersanelerde ders görmüş olanları da dahil dille ilgili birçok üniversitede okumuş olanları da dahil olmak üzere benim sıfırdan başlayan 100 saatlik müfredatımın ilk 7 saatinin sınavını kimse geçememiştir.

    Bazı kurumlar benim seminerlerime casus gözlemci olarak hocalarını yollamışlar hiçbiri bu sınavları geçememiş hatta ismini vermeyeyim. Bazı kuruluşların hocaları durumu itiraf edip müfredatımın öğrencisi olmuştur.

    Benim asla bir kıskançlığım yoktur. Allah oldurmasın da amacım hocaların da yetiştirilip bu ülkedeki insanların ömürlerinin İngilizce öğrenmekle geçmesini engellemektir.

    Bu müfredatın liselerde az bir krediyle ki, zaten zevkli bir müfredattır, verilerek lise sonda bu işin bitirilmesi herkesin işine bakmasıdır. Her türlü platformda bu müfredat hiç İngilizce bilmeyenlerden oluşacak bir grubu en ileri düzey dahil en tepe noktaya ulaştırmaktadır. Bu yazıyı okuyan güya muhatapların laf salatasını bırakıp derhal grupların kurulmasını ve milli eğitim camiasının da davet edilip sis perdesinin kalkmasına katkıda bulunmalarını rica ediyorum.

    Mustafa Özay – Haber 7

    İngilizce neden kolaydır izah edeyim

    İngilizce neden kolaydır -2

    İngilizcenin neden kolay olduğunu; ülkemizde doğru bilinen yanlışlar da diyebileceğimiz birtakım tabiri caizse hurafelerle, dilbilimsel olarak morfoloji, semantik, sentaks, fonoloji ve retorik özellikler açısından da maddeler halinde bir karşılaştırmalar manzumesi yaparak, daha güzel ve herkesin baktığının aksine tarafsız bakarak bir daha ispat edelim…

    Serinin ilk yazısında pazar günü bazı katkı severler tarafından faydalı olduğunu düşündüğüm ek bilgiler verilmiş. Bir tanesinde; İngilizcedeki make cook, do work ve take a bath şeklindeki ifadeleri verip, sayın okuyucu demiş ki; “Senim verdiğim İngilizce, İngilizce değil. Dilin mantığını anlamak için o dilde düşünmek lazım!”

    Hmmm! Demek ki bana verdiği örnekleri, make cook, do work ve take a bath gibi kendisi kitaptan almamış ve İngilizce düşünerek fark etmiş! Hani eskiden düşünmek için gidilen çilehaneler varmış. O misal kendisi de bir aydınlanma şeklinde fark etmiş olacak!

    Oysa idioms sözlüğünü açsa (hatta ona bile gerek yok çünkü basit bir sözlükten anlamını bulacağı kelimelerdir bunlar ) eminim o da sözlükten bulur bu sözleri. Ama karşısındakini zorlayacak ya, aman demek lazım!

    Oysa “tümevarım” denen yöntemi bırakın bilmeyi belki de adını bile duymamıştır. Bu yöntem kelimeleri ezberlemek yerine bir çok anlam oluşturmak için yapabileceğiniz basit yöntemlerdendir ve etkili yöntemlerdendir.

    Örneğin “get”  fiili!  Yanına herhangi bir sıfatı normal veya ortaç formunda alırsa o sıfatın da anlam olarak katıldığı toplamda bir fiil oluşturur.  Örneğin “wet” “ıslak” demektir! Ama “get wet” “ıslanmak” veya “married” “evli” demektir. “Get married” ise “evlenmek” gibi.

    Ben bunları da öğretiyorum, ezberletmiyorum!

    Nasıl  kolay değil mi?

    Ülkemizde kötü alışkanlık olmuş noktalardan biri de İngilizcede bir kelimenin anlamını bilmenin o kelimeyi İngilizce veya İngilizce dilinde düşünmek olarak algılama saçmalığıdır.

    Kişi birkaç kelime öğrenir ve hocası olan İngiliz istedi diye İngilizce düşünmeye başlar!

    İngilizce konuşmak ayrı şeydir, İngilizce düşünmek ayrı şeydir!

    Bildiğiniz kelime kadar İngilizce düşünüyor, bilmedikleriniz için Türkçe düşünüyorsanız üzgünüm! Ben sadece üzgünüm ama işi bilenler size en uygun şekilde güler haberiniz olsun.

    Canlı yayına davet ettiğim ve “İngilizce düşündüğünü ispat etmesi halinde mübarek Ramazanın yüzü suyu hürmetine, kendisi sayesinde 12 fakir öğrenciye ücretsiz 8 ay boyunca dil kursu vereceğim” dediğim sözde İngilizce düşünen Türk vatandaşlarından hâlâ ses seda çıkmaması manidardır…

    Ama ben sözümde duracağım ve haber7.com’un belirleyeceği 12 fakir öğrenciye söz verdiğim gibi eylülde açılacak sezonda farklı gruplarda ücret almadan 8 ay kurs vereceğim.  Bizde laf ağızdan çıktıktan sonra esiri olunacak bir olgudur. Bazılarının atıp tuttuğu gibi değildir.

    Ülkemizde bazı yerlerde avam bir söz vardır, “nasıl alıştırırsan öyle gider” diye.

    Öyle bir ülke düşünün ki üniversiteyi kazanan öğrenciler, okula kayıt yaptırdıktan sonra hemen gidip bir dil kursuna kayıt oluyor!

    Birinci sınıf bitiyor, 2.sınıfa geçiyor yine kursa kayıt yaptırıyor!

    3. sınıfta  yine yabancı dil kursu arıyor…

    Ve 4.sınıfta da  yine İngilizce kursuna gidiyor…

    Muhtemelen her gittiği kursta, (çünkü çorap değiştirir gibi kurs değiştiriliyor) hemen kendisine 50 soruluk uyduruk bir boşluk doldurma sınavı veriliyor. “I go to İstanbul” u doğru doldurursa 3. Kurdan,  “I went to İstanbul”u doğru doldurursa 5. kurdan başlıyor…

    Ben üniversitede okurken bazı arkadaşlar İngilizce kursuna gidiyordu ve “36 tane kur var” diyorlardı. Sanırım 8’e kadar düşürmüşler..

    Düşünsenize,  “ben 18. Kurdayım” veya “İngilizcenin yüzde 18.75 ini biliyorum” demek ne kadar tuhaf değil mi?

    Peki, kimse düşünmüyor mu, “benim hayatım İngilizce kursuna gitmekle mi geçecek” diye?

    Bütün dünyada bir dili bilmek demek,  o dilde yazmak ve okumak demek iken neden bizde marifetmiş gibi hâlâ konuşmak denir?  Anlayabilmiş değilim!

    Aslında anlıyorum ama o kadar anlatmama rağmen yorumlarda hâlâ “sen yanlış biliyorsun, asıl olan konuşmaktır” denmesi de bana manidar geliyor.

    Bilimsel olarak da eklemek gerekirse, insanın ağzında zaten dil olduğu (yani fiziksel olarak dil olduğu) kabul edildiği için “engelliler dışındaki insanlar; eğer kuramsal ve formal olarak da öğrenmişse zaten konuşur” dendiği için konuşmak zaten doğal kabul edilir. Dili bilmek denince ise öncelikle okur yazarlık kriter olarak istenir.

    Bir sonraki yazımızda yani sesletim, telaffuz, artikülasyon, aksan vs vs karmaşasına değineceğim…

    Saygılar

    Mustafa Özay – Haber 7

    İngilizce’de aksan ve teolojik müfredat

    İngilizce neden kolaydır  – 4

    Geçen hafta Çarşamba yazımıza kaldığımız yerden devam edersek;

    Gelelim fonoloji yani sesletim, telaffuz, artikülasyon, aksan vs vs karmaşasına. Eskiden ama 15-18 sene önce falan ismi lazım değil bir İngilizce kursuna daha önce gitmiş olan birkaç kişi, bana, “İngiliz gibi telaffuz yapamayacaklarsa İngilizce öğrenmenin anlamsızlığından” kendilerine bahsedildiğini söylemişti. “Vay canına!” demiştim. Bunu başkalarından da duymuştum.

    Buna göre bu şu demektir.

    Ülkemizde İstanbul Türkçesi konuşmayan (- tabii İstanbul Türkçesiyle demek istediğimi yaşlarından dolayı kaç kişi anlar bilmem ama – o zaman asla İngiliz gibi telaffuz edemeyeceği için < zaten edemezsiniz de!>) İngilizce öğrenmesin diye bir söylem çıkar.

    Tabii İstanbul Türkçesine gelirsek; artık öyle bir şey yok ama olsa bile bu çok saçma sapan bir söylemdir! Bu yüzden çoğu kursta; işin özünden vazgeçip, ağızları burunları şekilden şekle sokarak(sanki ses sanatçısı olacaklar da şan dersi alıyorlar gibi) insanlarla kafa bulunulmaktadır.

    Bakın kendi ülkesinde ne olduğunu, ne iş yaptığını bilmediğim bir kurumun İngiliz hocası, “siz sadece tanışın biraz 5-6 kelimelik cümleler kurun biraz da kurulanı anlayın yeter” demişti. Ben de ona ne dediğimi iki hafta önce çarşamba günkü yazımda ifade etmiştim.

    Telaffuz ile aksan farklı şeylerdir. Siz bir dili ana diliniz de dahil belli şekilde telaffuz edersiniz ama eğer aksanınız varsa o aksan bu telaffuza eklenir.  Ülkemiz bu konuda maşaallah diyeceğimiz güzel bir örnektir. Kuzeyi, güneyi, doğusu, batısı Türkçeyi telaffuz eder, hemen her kesimin kendi aksanı vardır ama hepimiz diğerinin ne dediğini anlarız. Hatta Türkî cumhuriyetlerde yaşayanların Türkçelerini bile anlarız…   Önemli olan Türkçe konuşmak…

    İngilizce de İngiltere’de ve Amerika’da hatta bırakın ülke çapında aynı olmayı şehirden şehire ve mahalleden mahalleye farklılaşır.

    Deyim ve ibaresel kullanımları insanların önüne dil bilmek veya İngilizce düşünmek diye atan zihniyete ne desek yeridir.

    Yani biz şunu mu istiyoruz? Önümüze gelenle 5 dakika tanışalım,  Yerebatan Sarnıcını sorana yolu tarif edip, başımız önde ortadan kaybolalım!”.

    Sentaks olarak bakarsak yani söz dizimi ve cümle yapısı olarak da bakarsak İngilizce gerçekten amiyane tabiriyle çok serbest takılan bir dildir.

    Örneğin “there is a book on the table” diyebileceğiniz gibi “on the table is a book” da diyebilirsiniz.

    “I saw my friend yesterday” diyebileceğiniz gibi “my friend ı saw yesterday” de diyebilirsiniz veya kelime grubu olarak “many books” demek yerine “many a book” da diyebilirsiniz.

    Özellikle teoloji yani dini terimlerle ilgili İngilizce literatürü bu konuda çok önemlidir. Diyanet yetkilileriyle yaptığımız birkaç görüşmede en yakınılan nokta şuydu; “Her sene yurt dışına 500-600 kişi gönderiyoruz ama gidenler ya Türklere ya Araplara vaaz veriyor” diyorlar. Onlar zaten dini İslamı biliyor. Önemli olan bir Almana bir İngiliz’e halktan bir yabancıya İslam’ı anlatabiliyor muyuz mesele bu”

    Teoloji terimlerine dayalı İngilizce müfredat olsa ve bitiren kişi sadece İngilizceyi öğrenmekle kalmasa ayrıca gidip bulunduğu ortamlarda İslam’ı, Kuran’ı, Hadisleri vs.. bir yabancıya anlatsa iyi olmaz mı?

    Örneğin; Fatiha suresinin 4. ve 5. ayetinin İngilizcesi “4- the master of the day of judgment” ve “5- you alone do we worship and from you alone do we seek help”  Evet bu ayetlerden 4. Ayeti sadece 7 saat 5.Ayeti ise 13 saatte kurmayı öğretecek bir teoloji müfredatı inşaallah.

    Evet bizi izlemeye devam edin derim.

    İnşaallah seneye bu zaman dünyadaki ilk teoloji terimlerine dayalı İngilizce müfredatı hazır olmuş olacak.

    Mustafa Özay – Haber 7 

    Kunta Kinte’nin suçu neydi?

    Bugünkü yazımıza pazar günkü yazımızın devamı ve onunla ilgili açıklamalarla başlamak istiyorum.

    Daha önceki yazıları okuyanların bildiği gibi sadece objektif temellere dayalı tamamen fikir bazlı, kişilerle uğraşmayan teorik noktalarla destekli, ve hem kendi yaşadığımız hem de bize doğrudan olayları yaşayıp anlatanların şahitlikleriyle aktarılan olaylarla yazılarımızı derliyoruz.

    Dilde determinizme dayalı retorik demek nedenselliği, size aktarılan ve gönderme yapılan söylemlerde yakalayıp yani sebep sonuç ilişkilerini kurup anlayarak kullanmak ve anlamak anlaşılmak demektir.

    Yazı başlığı bir dilin kolaylığı olunca ve anlattığınız dilin tarihiyle ilgili az kişinin bildiği bir noktayı vurguladığınız zaman okuyan kişiden beklentiniz elbette ki anlamasıdır.

    İngilizcenin bahsettiğimiz gibi dünya üzerinde birçok halkın dili olmasının sebebi elbette ki kolaylığıdır.

    Siz hiç Müslüman olup resmi dili Almanca veya Fransızca veya Rusça veya Çince olan veya deri rengi kızıl, siyah sarı vs olup İspanyolca, Flamanca, diğer bir Belçika dilinde veya İsveççe vs. olan bir insan gördünüz mü?

    Ama İngilizceyi dil olarak veya resmi dili olarak veya ana dili olarak benimsemiş bu saydığımız renk, ırk, soy, cins, dinden birçok insan vardır dünyada.  Bunun sebebi de İngilizcenin kolay bir dil olmasındandır!

    Birisi şöyle yazmış; Şu anki yabancı dil eğitiminde temel felsefe  ‘teaching the target language by using it, not to use it.’ yani hedef dili kullanmak için değil ama kullanarak öğretmek gerekirmiş. İşte ana dili farklı olduğu halde Fransızca konuşan bir Arap’ı İngilizce konuşan bir Afgan’ı yemeye ekmeği olmayan ama ana dili farklı olduğu halde İngilizce, Fransızca veya İspanyolcayı ana dili benimsemiş benliğini yitiren bir milleti yaratma şeklidir bu!

    Köle böyle yaratılır! Sadece kamçıyla ve sopayla değil.

    Peki, Türkiye’de İngilizce kullanarak nasıl öğretilir? Gelin kafa yoralım biraz.

    Bir dili kullanmak demek günlük konuşmalarını, pazar alışverişini, iş aile, sosyal çevre ve resmi iş diyaloglarını o dilde yapmak demek değil midir?

    Hanginiz bu ülkede İngilizce bir kilo domates satın aldı? Ben almadım! Hanginiz bir futbol maçını İngilizce anlattı? Ben anlatmadım! Hanginiz arkadaşının çocuğunun sünnetinde altın takarken birkaç güzel cümleyi İngilizce kurdu? Ben kurmadım!

    Aslında kimse kurmadı ama kraldan çok kralcı olanlar hala saçmalamaya devam ediyor.

    Fakat kullanmak için dili öğrenmek, işte bu önemli! Bir üniversite tezini İngilizce yazmak, yaptığı bir buluşu İngilizce yayınlamak, İngilizce literatür tarayıp karşılaştığı yabancılarla tanışmaktan öteye gitmek…  Evet, işte amacımız budur.

    Bir milleti asimile etmenin tek işareti dilinden etmektir. Dilinden yoksun bırakmaktır.

    Ülkemizi İngilizce konuşulan resmi dili İngilizce olan doğan insanların ana dillerini unuttukları İngilizce konuşup yazıp İngilizce rüya görür hale getirme politikasının saçma gerekçeli saçma sistemleridir dayatılmaya çalışılan saçmalıklar.

    Siz hiç çekik gözlü İngiliz gördünüz mü? Ya da siyah tenli İngiliz veya kızıl derili İngiliz ama İngilizceyi ana, resmi veya kullandığı dil olarak benimseyenleri vardır. Rengi, ırkı, dini farklı olsa da!

    Son olarak teorik temellere dayalı söylemler oluşturamayanlar klasik olduğu gibi benim üzerimden söylemler üretmeye devam ediyorlar. Ben buna gülüp geçiyorum. Çünkü fikir olay ve insan faktörleri içinden sadece insana dayalı fikir yürütenler hakkında felsefe tarihi ne der herkes bilir, benim için kendini beğenmişlik yaftası vurmaya gelince, inanın dünyada herhalde en son yakıştırılması yapılacak insanlardanım bu anlamda ve bilen biliyor…

    Mustafa Özay – Haber 7

    Bir konuyu İngilizce nasıl anlatabiliriz?

    Ülkemizde İngilizce konusunda en fazla su götüren tartışma konusu konuşmak söz konusu olduğunda ortaya çıkarılmaktadır.

    Bakın “çıkmaktadır” değil “çıkarılmaktadır.”

    Şimdi dil kelimesinin altını çizersek; her dil için aynı olduğundan, öncelikle bir dilde konuşmak için (konumuzsa İngilizce olduğu için İngilizce konuşmak için) elimizde olması gereken alet, edevat, araç veya enstrümanlar nedir onlara bakalım:

    1- Allah vergisi olan fiziksel bir dile ağzımızda sahip olmak.

    2- Yine Allah’ın toplumda az kişiye verdiği ve toplumsal vicdanın oluşumunu sağlayan noktalardan olan dil anlamında bir özre sahip olmamak tabiri caizse dilsiz olmamak.

    3- Yine Allah vergisi bir beyne sahip olmak.

    Şimdi nasıl konuşuyoruz ona bakalım.

    Öncelikle kafamızda, bulunduğumuz ortama, yere, zamana, karşımızdaki kişi veya kişilere vs göre bir fikir oluşur. O fikir oluşurken oluşum elementlerini meydana getiren; soyut, somut tüm ’şeyler’ kafamızda ilk kodlandıkları dilde (yani anadilimizde) karşılıklarını bulur.  İletişim de cümle kurmakla gerçekleştiği için, beynin cümle formatına uygun bölgesine belirli bir cümle yapılarından birine yerleştirilerek çıkarılır. Sonra beynin ilgili bölgesinde karşı dildeki aynı cümle yapısına yerleştirilir. En son olarak da beynimizin gırtlak, ağız, ses telleri ve benzerlerinden oluşan sistemi harekete geçirir. Böylece fikrin karşı dildeki sesli iletişim hali gerçekleştirilir.

    Sadece bu olayı anlatmak bile bazılarına “Neden olayın fiziksel oluşumunu anlatıyorsun ki biz hâlâ neden konuşamıyoruz sorusuna cevap bekliyoruz” dedirtebilir. İnanın, konuşmak için tabiri caizse verilecek gaz veya motivasyon sadece bu bilgiden ibarettir.

    Konuşmada telaffuz aksan kelime terim bilgisi asla ilk planda değildir. Bunlar her zaman arka sıralarda yer alır. Bir de asıl önemli nokta, bir konuda konuşmak için sadece dil bilmenin yetmediğinin ve Allah’ın “zaten size ağız verdim, hadi konuşun” demesinin de yeterli olmadığının görülmesi gerektiğidir.

    İngilizce bir konuda konuşmak için; İngilizceyi bilmek, İngilizce o konu hakkında literatür taramak ve Türkçe o konuya hakim olmak gerekir.

    Bazen soruyorlar; “Program bitince İngilizce her konuda konuşabilir miyiz?” diye. Ben “Türkçe her konuda konuşabiliyor musunuz?” diye cevap veriyorum bu soruya. Öyle değil mi? Eğer Türkçe her konuda konuşabilirsiniz kelimeleri öğrenerek İngilizce her konuda konuşursunuz ama Türkçede o konuyla ilgili mutlaka okuma yapmış olamanız gerekir.

    Geçenlerde Ege, Akdeniz kıyı şeridini kapsayan, organik tarımla ilgili, şirket bazlı bir seminer çalışmasına davet edildim. Her gün seminer bitince verilen araçlarla yanlarına refakat ettiğimiz yabancı konuklara ören yerlerini tarihi yerleri gezdirip anlatıyoruz. Yakın olduğumuz alanlarda Xanthos ve Letoon isimli 2 yer daha var. Bana bir gün de bu ikisini ve 3 Fransız konuğu verdiler. Tabii boş verin Fransız’ı, yanımda Türk de olsa Letoon veya Xanthos’un tarihini anlatamazdım, çünkü bilmiyordum. Geziye çıkmadan bir gün önce, bu iki yerin internette Türkçe sitelerde tarihlerini okudum ve bilmediğim kelimelere baktım. Ertesi gün iki yerin de tarihini yanımdakilere anlattım. Oraya 12-15 kişilik bir grupla gelen bir rehber, cümleleri salladığı için yanındaki İngilizler beni dinlemeye başladılar. Sonra rehber de benim cümlelerden kopya alıp yanındakilere anlattı.

    Ben Malazgirt savaşını anlatırım siz de anlatırsınız. İngilizlerin de anlaması için yapacağınız Malazgirt savaşının Türkçesini okumak sonra bilmediğiniz terimleri sözlükten öğrenip İngilizce anlatmaktır.

    Karşınızdaki sizin aksan telaffuz vesairenize değil, cümleyi kurup kuramadığınıza bakar.

    Evet, Türkiye’de sorunun bu kısmının tek teşhisi ve tedavisi ve bilimsel çözümü budur.

    Kalanı hurafe cadı kazanı saçmalık yutturmaca ya da artık siz ne derseniz odur.

    Mustafa Özay – Haber 7